Merkez sanayiciyi tatmin etmedi
Sanayicinin, 'Sıcak para ülkeye zarar veriyor' eleştirisini Yılmaz cevap veremedi

Dün, İstanbul Sanayi Odası (İSO) Meclis toplantısının konuğu olan Merkez Bankası (MB) Başkanı Durmuş Yılmaz, makro ekonomi ve fiyat istikrarı politikası üzerine yaptığı konuşmadan sonra sayicilerin 'sıcak para' eleştirileriyle karşılaştı.
Yılmaz, Merkez Bankası'nı üstü kapalı olarak döviz kuruna müdahale etmemekle, yaşanan dalgalanmaların faizleri yükseltmesi sonucu ülkeye gelen sıcak paranın rant elde edip gitmesini önlememekle eleştiren saniyicilere şu yanıtı verdi:
"Haklısınız, 'Türkiye'ye yabancı para geliyor, rant elde edip gidiyor. Memleketi soyduruyorsunuz. Soydurduğunuz için de size teşekkür ederiz' diyorsunuz. Aslında sizin söylediğinizle bizim söylediğimiz aynı şeyler. Önümüzü görebilmek için fiyat istikrarını sağlamamız lazım. Sıcak paranın nedeni de fiyat istikrarı olmaması. Bütün ekonomik aktivitelerin sonucu işsize iş, aşsıza aş bulmaktır.
Önemli olan insanlar ne kadar yiyor. Masadaki bir zeytin iki oluyor mu, yarım ekmek bir ekmek oluyor mu? İşsiz iş buluyor mu? Bu üretimle olur. Üretimi yapacak olan da sizsiniz. Siz de önünüzü görmek istiyorsunuz. Bunu sağlamak da bizim görevimiz. Biz de bunu fiyat istikrarını sağlamakla yapabiliriz. Hepimiz aynı gemideyiz. Bunun için lütfen bize güvenin, birbirimizi destekleyelim ve doğru kararlar almaya çalışalım."
İŞTE BAŞKANIN TAM AÇIKLAMALARI
Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, ''Şundan kimsenin şüphesi olmasın ki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası sahip olduğu araç bağımsızlığını, nihai hedefi olan fiyat istikrarını sağlamaya yönelik olarak hiçbir tereddüt göstermeden ve her türlü riski göze alarak kullanmaya ve bu konuda gerekli uyarıları yapmaya devam edecektir'' dedi.

İstanbul Sanayi Odasının (İSO) Eylül ayı olağan meclis toplantısında konuşan Yılmaz, Merkez Bankası Yasasında 2001 yılında yapılan değişiklikle bankanın temel amacının fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmek olarak belirlenmesi ve bankanın kullanacağı para politikası araçlarını serbestçe belirler hale gelmesinin, Türkiye'de para politikası uygulamaları bakımından bir dönüm noktası olduğunu söyledi. Yılmaz, ''Yasamızda da yapılan bu değişiklikle kazanılan araç bağımsızlığı, son 5 yıldır politikalarımızı orta vadeli bir bakış açısı içerisinde siyasetten ve gündemin kısır tartışmalarından uzak bir biçimde ve doğrudan hedeflerimizi gerçekleştirmeye yönelik olarak oluşturmamıza imkan vermektedir'' dedi. Bu değişimin son 30 yıldır ülkedeki en düşük enflasyon rakamlarına ulaşılmasına büyük katkı sağladığını belirten Yılmaz, enflasyonla mücadelede alınan bu mesafe ve elde edilen kazanımların gerek yasal, gerekse uygulamada bağımsız bir merkez bankasının ne kadar önemli olduğunu ortaya koyduğunu dile getirdi. Yılmaz, şöyle devam etti: ''Bu nedenle toplumun tüm kesimlerinin Merkez Bankasının bağımsızlığı konusunda özellikle dikkat etmeleri ve bu konuda yaşanabilecek tartışmaların ekonomi politikaları ve hedeflerini zedeleyebileceğini, bunun da Türkiye'ye maliyetinin yüksek olacağını unutmamaları gerekmektedir. Bu çerçevede şundan kimsenin şüphesi olmasın ki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası sahip olduğu araç bağımsızlığını, nihai hedefi olan fiyat istikrarını sağlamaya yönelik olarak hiçbir tereddüt göstermeden ve her türlü riski göze alarak kullanmaya ve bu konuda gerekli uyarıları yapmaya devam edecektir.''
DALGA GELECEKTE DE YAŞANABİLİR
Yılmaz, dalgalı kur rejimi ve kur politikasının temel unsurlarına değinerek, bu kur rejimi altında, Merkez Bankasının açık veya zımni olarak döviz kurunun seviyesine ilişkin herhangi bir taahhüdü bulunmadığını, döviz kurunun bir politika aracı olmadığını söyledi.
Döviz kurlarının piyasa koşulları altında belirlenmesinin, Merkez Bankasının döviz piyasalarında hiç işlem yapmayacağı anlamına gelmediğine işaret eden Yılmaz, ''Merkez Bankası döviz piyasalarında, temel olarak iki amaçla işlem yapmaktadır. Bunlardan ilki rezerv biriktirme amacıyla, piyasada döviz arzının yüksek olduğu dönemlerde, şeffaf ve kurala bağlı yöntemlerle yaptığımız günlük döviz alım ihaleleridir. Döviz rezervimiz son dört yılda yüzde 180 oranında artarak 15 Eylül 2006 tarihi itibarıyla 56,8 milyar dolara ulaşmıştır'' diye konuştu. Yılmaz, döviz piyasalarındaki ikinci tür işlemlerinin ise döviz kurlarında oluşan veya oluşabilecek olan aşırı oynaklıkları önlemek amacıyla, oynaklığın nedenlerini ve potansiyel sonuçlarını dikkate alarak yaptıkları doğrudan müdahaleler olduğunu anlattı. Durmuş Yılmaz, şunları kaydetti: ''Bu müdahaleler; Merkez Bankasının döviz piyasasına girerek döviz alması veya satması şeklinde olabileceği gibi, duyuru ve sözlü uyarılarla da olabilmektedir. Ancak yaptığımız bu müdahaleler, rezerv biriktirme amacıyla yaptığımız ihalelerden farklı olarak, mekanik uygulamalar değildir. Her durum kendi koşulları altında özel olarak değerlendirilmekte ve müdahale kararı buna göre alınmaktadır.'' Yılmaz, Merkez Bankasının döviz piyasasında yaptığı bu iki tür işlemle 2002 yılından bugüne yaklaşık 43,7 milyar dolarlık net döviz alımı gerçekleştirildiğini bildirdi.
''GEREĞİNDEN FAZLA OLUMSUZ ALGILANDI''
Merkez Bankasının, döviz piyasasındaki gelişmeleri, enflasyon ve finansal istikrar üzerindeki doğrudan etkisi nedeniyle dikkatle takip ettiğine işaret eden Yılmaz, bu kapsamda finansal piyasalarda Mayıs-Haziran döneminde yaşanan çalkantıyı şöyle değerlendirdi:
''Gelişmiş ülke merkez bankalarının faiz politikaları nedeniyle, 2006 yılı ilk çeyreğinden itibaren uluslararası likidite koşullarının gelişmekte olan ülkeler aleyhine değişmesi, diğer tüm gelişmekte olan ülkeler gibi Türkiye'yi de olumsuz etkilenmiştir. Ancak, bu dönemde enflasyon, cari açık ve siyasi konularda yurt içi risk algılamalarının artması, Türkiye'de görülen etkinin diğer ülkelere kıyasla daha güçlü olmasına yol açmıştır. Bu etkilere bağlı olarak iki aylık bir süre içinde yurt dışına bir miktar sermaye çıkışı yaşanmıştır. Burada dikkat çeken unsur, bu çıkışların büyük bölümünün yerleşiklerin döviz satışlarıyla karşılanmasıdır. Otuz yıllık enflasyonist geçmişi olan bir ülkede beklentilerdeki kırılganlığı, sadece beş yıllık bir geçmişe dayanan yapısal kazanımlarla kalıcı bir şekilde ortadan kaldırmak oldukça güçtür. Bu nedenle tüm gelişmekte olan ülkelerde finansal çalkantıların yaşandığı bu son dönemde, Türkiye'de yabancı çıkışlarından kaynaklanan kısa vadeli piyasa hareketleri, makroekonomik temellerde kalıcı bir bozulma olmadığı halde, gereğinden fazla olumsuz algılanmıştır.''
İKİNCİ DALGA SÖYLENTİLERİ
Benzer şekilde, son dönemde de ''İkinci dalga geliyor'', ''Piyasalar tekrar dalgalanacak'' söylemlerinin gündemde sıklıkla yer aldığını dikkat çeken Yılmaz, ''Daha önce de birçok defa vurguladığımız bir hususu tekrarlamakta fayda görüyorum. Dalgalı kur rejimi altında bu tarz oynaklıklar, gerek dışsal unsurlara, gerekse ülkemizden kaynaklı gelişmelere bağlı olarak yaşanmaktadır ve gelecekte de yaşanabilir'' dedi.
Bu kapsamda dalgalı kur rejimini uygulamaya başladıkları 2001 yılından bugüne kadar, Türkiye'nin toplamda 8 defa bu tarz dalgalanmalar yaşadığını ifade eden Yılmaz, ''Ancak mevcut ekonomik programa ve yapısal reformlara kararlılıkla devam edildikçe ve makroekonomik temeller kuvvetlendikçe bir yandan Türk parasının değer kazandığı ana eğilime geri dönülmüş, bir yandan da bu tür dalgalanmaların ekonomimiz üzerindeki olumsuz etkisi daha az olmuştur'' diye konuştu. Yılmaz, dalgalı kur rejimi altında kurlardaki hareketlerin bir belirsizlik değil, risk unsuru olduğunu bu riskten korunmanın mümkün olduğunu belirtti. Merkez Bankası Yılmaz, ''Bu çerçevede tüm ekonomik birimlerin, modern risk yönetim ilkeleri çerçevesinde bilançolarındaki faiz veya kur riskine karşı kendilerini korumaları, bu tarz çalkantıların ekonomi üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak bakımından büyük önem taşımaktadır. İzmir Vadeli İşlem ve Opsiyon Borsası bu konuda önemli bir olanak sunmaktadır'' dedi.
TERS DOLARİZASYON
Ana eğilim olarak Türk parasının değer kazanma sürecinin, aynı zamanda Türk parasının itibar kazanma süreci olduğuna işaret eden Yılmaz, şunları kaydetti: ''Bunun en önemli göstergesi ise 2002 yılından bu yana yaşanmakta olan ters dolarizasyondur. Bu kapsamda döviz cinsinden mevduatların toplam mevduatlara oranı 2001 yılındaki yüzde 56,6 oranından, 2006 yılı Ağustos ayında yüzde 36,7'ye gerilemiş, Türk parası cinsinden yatırım araçlarının toplam içindeki payı ise artmıştır. Dalgalı kur rejimi düzgün bir şekilde işlediği, enflasyon güvenilir makroekonomik politikalar ile kontrol altında tutulduğu, yapısal reformlara devam edildiği sürece ters dolarizasyonun ve böylece Türk parasının itibar ve değer kazanma sürecinin devam etmesi beklenmektedir.''
PARA POLİTİKASI KURULU TEMKİNLİ
Yılmaz, dezenflasyon süreci önündeki risklerin devam etmesi ve orta vadeli enflasyon beklentilerinin henüz hedeflerle uyumlu seviyelerde olmaması nedeniyle Para Politikası Kurulunun temkinli tavrını korumaya devam edeceğini belirterek, ''Orta vadede enflasyonu olumsuz etkileyecek gelişmelerin ortaya çıkması halinde ek parasal sıkılaştırmaya gitmekten kaçınmayacaktır'' dedi. Yılmaz, 2002 yılından bu yana enflasyonla mücadelede önemli bir mesafe katedildiğini, enflasyonun 2002 yılının başındaki yüzde 70'li seviyelerden tek haneli seviyelere gerilediğini, ancak Türkiye'de fiyat istikrarının henüz sağlanamadığını aktardı. Yılmaz, ''Bu çerçevede enflasyona karşı yürüttüğümüz kararlı mücadele devam etmektedir. Bunun uzun ve zorlu bir süreç olduğu unutulmamalıdır'' diye konuştu.
ENFLASYONDAKİ YÜKSELİŞ
Enflasyonda 2006 yılının ilk 7 ayında bir yükselme eğilimi gözlendiğini, Temmuz ayı itibarıyla enflasyonun yüzde 11,69 seviyelerine çıktığını anımsatan Yılmaz, enflasyonda görülen bu artış eğiliminde, bu dönemdeki arz yönlü unsurlar ve dışsal koşulların etkili olduğunu, işlenmemiş gıda fiyatlarının, olumsuz hava koşulları nedeniyle 2005 yılının son aylarından itibaren hızla yükseldiğini ve 2006 yılı Temmuz ayı itibarıyla yıllık bazda yüzde 21,8 oranında artığını söyledi. Yılmaz, enflasyonu olumsuz yönde etkileyen bir diğer unsurun, ham petrol fiyatlarının dış piyasalarda artış eğilimine girmesi ve döviz kurlarının Mayıs-Haziran döneminde yükselmesi sonucunda, ham petrol ve enerji fiyatlarında 2006 yılının ilk çeyreğinden itibaren gözlenen artışlar olduğunu kaydetti.
Durmuş Yılmaz, enerji fiyatlarındaki bu artışların Temmuz ayında aylık enflasyona katkısının 0,3 puan olarak gerçekleştiğini, uluslararası piyasalardaki dalgalanmalar ve Türk parasının değer kaybetmesi nedeniyle, altın fiyatlarında yılın ilk yedi ayında gözlenen ve 2006 yılı Temmuz ayı itibarıyla yıllık yüzde 72,6 oranına varan artışların da enflasyon rakamlarını olumsuz yönde etkilediğini ifade etti. Döviz kurundaki artışların etkisiyle Mayıs-Temmuz döneminde artmış olan özel kapsamlı TÜFE göstergelerinin, döviz kurundaki gelişmelerin enflasyon üzerindeki etkisinin Ağustos ayında azalacağı yönündeki öngörüleri ile tutarlı bir biçimde genel olarak gerilediğini dile getiren Yılmaz, ''Ağustos ayı enflasyon gelişmelerindeki bu iyileşme, yıl sonu itibarıyla tek haneli enflasyon rakamlarına ulaşılabilmesi bakımından önemli bir gelişmedir'' dedi.
ŞOKLARI ABARTMA EĞİLİMİ...
''Bizim gibi yüksek ve kronik enflasyon geçmişine sahip ülkelerde ekonomik birimlerin, genel olarak, yaşanan şokların olumsuz etkilerini abartma eğiliminde oldukları görülmektedir'' diyen Yılmaz, bu nedenle, enflasyonda mevsimsel nedenlerden kaynaklı geçici artışların bile, kimi zaman orta ve uzun vadeli enflasyon beklentilerinde ve fiyatlama davranışlarında bozulmaya neden olabildiğini aktardı. Türkiye'de son dönemde enflasyonda yaşanan yükseliş, iç ve dış gelişmeler nedeniyle finansal piyasalarda yaşanan dalgalanmaların da etkisiyle orta ve uzun vadeli enflasyon beklentilerinde bozulmaya neden olduğunu anımsatan Yılmaz, bu çerçevede, 12 aylık enflasyon beklentilerinin, Nisan ayındaki yüzde 5,47 seviyesinden Temmuz ayında yüzde 8,07 seviyesine, 24 aylık enflasyon beklentilerinin ise Nisan ayındaki yüzde 4,67 seviyesinden Temmuz ayında yüzde 6,07 seviyesine çıkarak hedeflerden kısmen uzaklaştığını söyledi. Hem enflasyondaki hem de beklentilerdeki bu bozulmanın durdurulmasına ve orta vadeli hedeflerin gerçekleştirilmesine yönelik olarak Merkez Bankasının temel politika aracı olan kısa vadeli faiz oranlarını orta vadeli bakış açısıyla uyumlu bir biçimde etkin kullandığını, bu çerçevede Para Politikası Kurulunun güçlü bir parasal sıkılaştırmaya giderek politika faizlerini artırdığını ve böylece yüzde 17,5 düzeyine çıkardığını anımsattı.
''TEPKİ VEREN TEK ÜLKE TÜRKİYE DEĞİL''
Yılmaz, ''Burada belirtmek isterim ki uluslararası piyasalarda yaşanan çalkantıların finansal piyasalar ve enflasyon üzerindeki olumsuz etkilerine tepki veren tek ülke Türkiye değildir'' dedi. Başka bir çok ülkenin de kısa vadeli faiz oranlarının, bu tür dönemlerde kimi zaman Türkiye'dekinden daha da yüksek oranlarda artırdığını söyleyen Yılmaz, Para Politikası Kurulunun güçlü parasal sıkılaştırması sonrasında, finansal piyasalardaki aşırı oynaklıkların azalmaya, orta ve uzun vadeli enflasyon beklentilerinin iyileşmeye başladığını kaydetti.
Eylül ayına gelindiğinde 12 aylık enflasyon beklentilerinin yüzde 7,54, 24 aylık enflasyon beklentilerinin ise yüzde 5,99 seviyelerine gerilediğini belirten Yılmaz, şöyle devam etti: ''Enflasyonun gelecekte izleyeceği seyre baktığımızda, Mayıs-Haziran döneminde artış gösteren döviz kurlarının enflasyon üzerindeki olumsuz etkisinin, Ağustos ayında olduğu gibi, kademeli olarak azalacağını öngörmekteyiz. Bunun yanı sıra Mayıs-Haziran döneminde finansal piyasalarda yaşanan çalkantının tüketim eğilimi üzerindeki yavaşlatıcı etkisinin geçici olabileceği ve bu nedenle yılın ikinci yarısında toplam talep artışında ancak sınırlı bir düşüşe neden olabileceği öngörülmektedir.'' Yılmaz, alınan faiz kararlarının ekonomik aktivite ve enflasyon üzerindeki etkisinin belirli bir gecikme ile ortaya çıktığını hatırlatarak, ''Bu çerçevede, aldığımız faiz kararlarının toplam talep üzerindeki etkisinin, 2006 yılının sonlarına doğru ortaya çıkmaya başlayacağını ve 2007 yılının ilk yarısında güçlü bir şekilde hissedileceğini beklemekteyiz'' diye konuştu.
''EK PARASAL SIKILAŞTIRMAYA GİTMEKTEN KAÇINMAYACAĞIZ''
Durmuş Yılmaz, bankanın Haziran ayından itibaren aldığı tedbirler ve son dönemde küresel likidite koşullarında gözlenen iyileşme sayesinde döviz kuru ile emtia fiyatlarındaki hareketlerin enflasyon üzerindeki ikincil etkilerinin sınırlı kalacağını, 2007 yılı enflasyonu üzerinde oluşabilecek baskının azalacağını ve enflasyondaki düşüş sürecinin devam edeceğini beklediklerini bildirdi. Parasal sıkılaştırma ve finansal piyasaların istikrarına yönelik aldıkları tedbirler sonrası doğal olarak piyasalardaki likidite miktarında bir azalma yaşandığını dile getiren Yılmaz, likidite miktarındaki bu değişikliğin ekonomik aktivite üzerindeki etkisinin de yakından takip edildiğini söyledi. Bu doğrultuda, orta vadeli enflasyon görünümünde ve enflasyon beklentilerinde gözlenen göreli iyileşme ve uluslararası likidite koşullarının daha olumlu seyretmesi nedeniyle, Para Politikası Kurulunun Ağustos ve Eylül aylarında kısa vadeli faizleri değiştirmeme kararı aldığını anımsatan Yılmaz, şunları kaydetti: ''Ancak dezenflasyon süreci önündeki risklerin devam etmesi ve orta vadeli enflasyon beklentilerinin henüz hedeflerle uyumlu seviyelerde olmaması nedeniyle Kurul temkinli tavrını korumaya devam edecek, orta vadede enflasyonu olumsuz etkileyecek gelişmelerin ortaya çıkması halinde ek parasal sıkılaştırmaya gitmekten kaçınmayacaktır.''
İSTİKRARIN DEVAMI İÇİN ÇOK DİKKAT EDİLMELİ
Yılmaz, Türkiye'de beklentilerin, geçmişteki olumsuz tecrübeler nedeniyle, hızlı bir biçimde değişebildiğini ve aşırı uçlara kayabildiğini belirterek, ''Bu nedenle risk algılamalarında ve beklentilerde bozulmaya yol açacak her türlü uygulama, girişim ve söylemden mümkün olduğunca kaçınılması, dezenflasyon süreci ve makroekonomik istikrarın devamı için çok büyük öneme sahiptir'' dedi.
Petrol fiyatlarında son dönemde bir düşüş gözlense de bu düşüşün kalıcı olup olmadığının henüz belli olmadığını, özellikle siyasi gelişmelere bağlı olarak petrol fiyatlarının artma riskinin her zaman bulunduğunu anlatan Yılmaz, bir diğer önemli risk unsurunun, küresel risk algılamalarında ve uluslararası likidite koşullarında gelişmiş ülkelerin para politikalarından kaynaklanabilecek hızlı değişiklikler olduğunu kaydetti. Yılmaz, ''Böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde bankamız, orta vadeli bakış açısı ile uyumlu bir biçimde enflasyondaki geçici yükselmelere tepki vermeyecek, ancak enflasyonun orta vadeli seyrini yakından takip edecektir'' diye konuştu.
''TEMKİNLİ DURUŞTAN VAZGEÇMEYECEĞİZ''
Fiyatlama davranışlarının bozulmasının, dezenflasyon süreci önündeki bir diğer önemli risk unsuru olduğunu ifade eden Yılmaz, ''Bankamız, böyle bir riskin gerçekleşmemesi için orta vadeli enflasyon beklentileri hedeflere yakınsayana kadar temkinli duruşundan vazgeçmeyecektir'' dedi. Dikkatle takip ettikleri bir başka risk unsurunun da hizmetler sektöründeki fiyat katılıkları olduğuna işaret eden Yılmaz, şöyle devam etti:
''Bu katılıkların kırılabilmesinde, bu sektörde arzı ve rekabeti artırıcı uygulamalara gidilmesi büyük önem taşımaktadır. Siyasi riskler de bankamız tarafından dikkatle takip edilmektedir. Öncelikle, sıkı maliye politikasının kararlılıkla sürdürülmesi ve yapısal reformlara kesintisiz bir biçimde devam edilmesi, enflasyonla mücadele ve orta vadeli enflasyon hedeflerine ulaşılabilmesi açısından gereklidir. Bu çerçevede, kamu gelirleri ve fiyatlama politikalarının enflasyon hedeflerine uyumlu olarak oluşturulması ve bütçe harcama sınırlarına uyularak program dışı kamu fiyat ayarlamalarına ihtiyaç bırakılmaması enflasyonla mücadelede çok büyük bir öneme sahiptir.''
''BANKAMIZ HER TÜRLÜ RİSKİ DEĞERLENDİRMEKTEDİR''
Türkiye'de beklentilerin, geçmişteki olumsuz tecrübeler nedeniyle, hızlı bir biçimde değişebildiğini ve aşırı uçlara kayabildiğini belirten Yılmaz, ''Bu nedenle risk algılamalarında ve beklentilerde bozulmaya yol açacak her türlü uygulama, girişim ve söylemden mümkün olduğunca kaçınılması, dezenflasyon süreci ve makroekonomik istikrarın devamı için çok büyük öneme sahiptir'' dedi.
Bu anlamda, IMF ve AB ile ilişkilerin, özellikle orta ve uzun vadeli beklentiler bakımından iki önemli çapa olduğuna dikkat çeken Yılmaz, şunları kaydetti: ''Şundan emin olunmalıdır ki bankamız enflasyonu öngörebilmek için oluşturduğu senaryolarda her türlü riski değerlendirmekte ve öngörülerini buna göre oluşturmaktadır. Bu çerçevede para politikasının temkinli duruşunun, mali disiplinin ve yapısal reformların devam etmesi koşuluyla, 2007 ve 2008 yılları için yüzde 4 olan enflasyon hedeflerine ulaşılabileceğini düşünüyorum. Merkez Bankası olarak, tüm politikalarımızı bu hedeflere ulaşmaya yönelik olarak uygulamaktayız.''
"CARİ AÇIĞIN BİR SORUN OLMADIĞINI SÖYLEMEDİK''
Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, ''Bankamız geçmişte olduğu gibi bugün de piyasa hareketlerinin, enflasyonun orta vadeli seyrine olumsuz etki yapacağını saptaması halinde bu görüşünü kamuoyuyla paylaşmaktan ve gerekli politika tepkisini vermekten kaçınmayacaktır'' dedi.
Konuşmasında büyüme ve istihdam konularına da değinen Durmuş Yılmaz, Türkiye ekonomisinin 18 çeyrektir ard arda yüksek oranlarda büyüdüğünü, 2001 yılından bu yana toplam reel büyümenin yüzde 39,6'ya, ortalama yıllık büyümenin ise yüzde 7,9'a ulaştığını anlattı. Yüksek büyüme rakamlarının, geçmiştekinin aksine kamu kaynaklı olmaması, tersine özel sektörün tüketim ve yatırım harcamalarından kaynaklanmasının burada dikkat çeken nokta olduğuna işaret eden Yılmaz, 2001 yılından 2006 yılı ikinci çeyreğine kadar olan dönemde özel sektörün yatırım harcamaları reel olarak yüzde 126,9 oranında artarken, kamunun yatırım harcamalarının yüzde 15,9 oranında artığını vurguladı.
Yılmaz, tüketim tarafında ise aynı dönemde özel sektörün harcamalarının yüzde 35,9, kamu harcamalarının ise yüzde 11,7 oranında artığını, bu durumun aynı zamanda büyümenin yatırım kaynaklı tabanının genişlemekte olduğunu da gösterdiğini söyledi. Yılmaz, ''Bu çerçevede kamu kesimi büyümeye, artık yaptığı harcamalar ile değil, iyi yönetişim ilkeleri çerçevesinde güçlü bir denetleyici ve düzenleyici rol üstlenerek ve politikalarını rekabet gücünün artırılmasına odaklayarak katkı yapmaktadır. Bu şekilde kamunun finansal piyasalardan borçlanma ihtiyacının düşmesi, aynı zamanda, özel sektöre daha ucuz ve daha uzun vadeli kaynak bulma imkanı tanımaktadır'' diye konuştu.
Merkez Bankası Başkanı Yılmaz, verimlilikteki bu artışların, büyümenin niteliğini iyileştirdiğini ve sürdürülebilirliğine önemli katkıda bulunduğunu kaydetti. 2001 yılından bu yana 2006 Temmuz ayı itibariyle yüzde 151,1 oranında artan ihracatın da yüksek büyüme rakamlarına son derece önemli katkısı olduğunu anlatan Yılmaz, ihracat artışlarının uzun vadede sürdürülebilmesi için kur değişimlerinin sağladığı avantajdan çok verimliliği artırmaya yönelik çalışmalar ve yüksek katma değer yaratan teknoloji ve sermaye yoğun sektörlerde uzmanlaşmanın önemli olduğuna işaret etti. Yüksek rekabet ortamında kalıcı olabilmek için orta ve uzun vadeli stratejilerin oluşturulması, bunun için de kamu ve özel sektörün bir arada işbirliği içinde hareket etmesi gerektiğini belirten Yılmaz, ''Bu çerçevede kamu, özel sektöre piyasa koşulları altında uluslararası piyasalarda rakipleri ile rekabet edebilecekleri bir ortam yaratmaya çalışırken, özel sektör de verimliliğini artırıcı tedbirler almaya devam etmeli, güçlü ve şeffaf bilançolar oluşturmalı, sermaye piyasalarına yönelmeli, risk yönetim ilkelerine dikkat etmeli, araştırma ve geliştirme faaliyetlerine kaynak ayırma çabasında olmalıdır'' diye konuştu.
DOKUZUNCU KALKINMA PLANI
Yılın ikinci çeyreğinde finansal piyasalarda yaşanan dalgalanmalar nedeniyle ortaya çıkan belirsizlik ortamının, üçüncü çeyrekten itibaren yurt içi talebi sınırlı da olsa olumsuz etkileyebileceğini ve böylece 2006 yılının ikinci ve 2007 yılının ilk yarısında büyüme hızının bir miktar yavaşlayabileceğini öngördüklerini belirten Yılmaz, yüksek büyüme oranlarının sürdürülebilmesinde yapısal reformların son derece önemli olduğunu, bu reformların mikro tedbirlerle güçlendirilmesi, değişen ihtiyaçlara ve oluşan yeni yapılara göre stratejik bir vizyon gözetilmesi gerektiğini vurguladı. Yılmaz, ''Dokuzuncu Kalkınma Planı, bu konuda önemli bir zemin oluşturmaktadır ve bu nedenle vakit kaybetmeden hayata geçirilmelidir'' dedi. Türkiye'de yaşanan yüksek büyüme performansına paralel olarak istihdam edilen kişi sayısının giderek artığını söyleyen Yılmaz, tarım sektörünün toplam istihdam içindeki payının 2001 yılındaki yüzde 38'lik seviyesinden 2006 yılı Haziran ayı itibarıyla 29,2'ye düştüğünü belirtti. İşsiz nüfus ve işsizlik oranının 2001 yılı üçüncü çeyreğinden bu yana en düşük seviyelerine ulaştığını ifade eden Yılmaz, Haziran ayında işsizlik oranının geçen yılın aynı dönemine göre 0,3 puan düşerek yüzde 8,8, tarım dışı işsizlik oranının ise 1 puan azalarak yüzde 11,5 seviyesinde gerçekleştiğini anlattı. Yılmaz, özellikle kentsel kesimdeki genç nüfusta işsizlik oranının 2,1 puan azalarak yüzde 22,5'den yüzde 20,4'e gerilediğini kaydetti.
''İŞSİZLİK ORANINDA ARZU EDİLEN İYİLEŞME HENÜZ SAĞLANAMAMIŞTIR''
Durmuş Yılmaz, şöyle devam etti: ''Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen işsizlik oranlarında arzu edilen iyileşme henüz sağlanamamıştır. Bunun nedeni, ülkemizde işsizliğin yapısal bir sorun olmasıdır. İşgücü piyasasında yaşanan yapısal değişim nedeniyle tarım sektöründe çalışanların bu sektörden çıkarak kentlerdeki işgücüne katılması işsizlik oranlarının daha hızlı düşmesini engellemektedir'' dedi.
Nüfus artış hızının hala yüksek düzeylerde seyretmesinin de işsizlik oranlarının yüksek kalmasına neden olduğunu ifade eden Yılmaz, istihdam vergilerinin yüksek olmasının da bir yandan istihdam rakamlarını olumsuz yönde etkilerken, diğer yandan kayıt dışı istihdamı teşvik ettiğini, kayıt dışı istihdamın yüksek olmasının ise istihdam artışlarının kalıcı olmasını engelleyerek oynaklığını artırdığını vurguladı. Yılmaz, ''Ülkemizdeki işsizlik sorununun kalıcı bir şekilde çözülebilmesi ve sürdürülebilir bir istihdam artışının sağlanabilmesi, ancak uzun vadeli ve arz yönlü politikalar ile mümkündür'' diye konuştu. Yılmaz, şunları kaydetti:
''Bu kapsamda ülkemiz istihdam yaratacak aktif politikalar izlemeli, bu çerçevede reel sektöre yeterli finansmanın sağlanabilmesi için reel sektör ve mali sektör arasındaki ilişki kuvvetlendirilmeli, yatırım ortamı iyileştirilmeli, makroekonomik ortamda istikrar kalıcı bir biçimde sağlanarak büyümenin istihdam yaratma kapasitesi artırılmalıdır. Ayrıca işgücü talebine uygun ve vasıflı işgücünün artmasına yönelik eğitim politikaları uygulanmalı, kayıt dışı istihdamın kayıt altına alınabilmesi için istihdam vergileri ve istihdam üzerindeki diğer yükler kademeli olarak azaltılmalı, tarım sektörünün küçülmesiyle ortaya çıkacak niteliksiz işgücüne yönelik bölgesel pazarlar oluşturulmalıdır. Bu kapsamda Dokuzuncu Kalkınma Planının Avrupa Birliği İstihdam Stratejisi ile uyumlu olarak çizdiği çerçeve, yapılması gerekenler bakımından bir yol haritası niteliği taşımaktadır.''
CARİ AÇIK
2001 yılından bu yana yaşanan yüksek büyüme sürecinin cari açıkta artışları da beraberinde getirdiğine işaret eden Yılmaz, Merkez Bankası olarak, söylemlerinde hiçbir zaman cari açığın bir sorun olmadığını söylemediklerini, yalnızca, cari açığın boyutundan çok sürdürülebilir olup olmadığına ve bu çerçevede nedenlerine ve ne şekilde finanse edildiğine bakılması gerektiğini söylediklerini anlattı. Bu kapsamda Türkiye'de artan finansal entegrasyon ve dışa açıklık oranlarının, makroekonomik temellerdeki sağlamlaşma ölçüsünde daha yüksek cari açık oranlarının sürdürülebilmesine imkan tanımakta olduğunu aktaran Yılmaz, ayrıca cari açığın arkasındaki nedenlerin de geçmiştekinden farklı olduğunu, bugün Türkiye'de cari açığın, temel olarak tüketimdeki artışlardan değil, üretim kapasitesini de artıran yatırım artışlarından kaynaklandığını söyledi.Yılmaz, ''Son yıllarda uluslararası piyasalarda artış eğiliminde olan ham petrol fiyatları da cari açıktaki artış eğiliminin altında yatan bir diğer unsurdur. Petrol fiyatları 2000 yılı baz alınarak sabitlendiğinde, cari açığın milli gelire oranı 2006 yılı ikinci çeyreğinde 1,4 puan daha düşük çıkmaktadır'' değerlendirmesinde bulundu. Cari açığın sürdürülebilmesinde ve risk olarak algılanmamasında finansman kalitesinin de çok büyük öneme sahip bulunduğunu söyleyen Yılmaz, ''Bu kapsamda ülkemizde makroekonomik koşulların iyileşmesi ve yapısal değişim süreci, bir yandan cari açığın finansman kalitesini iyileştirirken, diğer yandan ekonominin olası şoklara karşı dayanıklılığını artırmıştır'' dedi.
Bugün Türkiye'ye yönelik sermaye hareketlerinin yapısının uzun vadeli sermaye ve doğrudan yabancı yatırımlar lehine değiştiğini dile getiren Yılmaz, Mayıs ayında başlayan mali piyasalardaki dalgalanmalar sırasında bile, doğrudan yabancı yatırım girişlerinde bir kesinti görülmediğini, bu durumun makroekonomik istikrarda alınan mesafenin ve geleceğe duyulan güvenin bir göstergesi olduğunu kaydetti. Cari açık oranlarını analiz ederken, Türkiye'nin ekonomik yapısının geçmiştekinden farklı olduğunun da unutulmaması gerektiğini, artık bankacılık sektöründeki açık pozisyon miktarının çok daha az, finans sektörünün çok daha kuvvetli olduğunu belirten Yılmaz, sıkı para ve maliye politikalarının kararlı bir biçimde uygulanmakta olduğunu, döviz rezervlerinin yüksek seviyelerde olduğunu ve dalgalı kur rejiminin şok emici işlevini başarılı bir şekilde yerine getirdiğini bildirdi. Yılmaz, şöyle konuştu:
''Ekonominin, cari açığın ve finansmanının yapısındaki bu olumlu değişimlere rağmen uluslararası piyasalarda çalkantıların yaşandığı ve belirsizlik algılamalarının arttığı bir ortamda cari açığa yönelik kırılganlık algılamasının artması ve daha çok gündeme gelmesi olağandır. Bu noktada son olarak şunu belirtmek isterim ki cari açığın ekonomi için risk yaratma potansiyeli bilinmekte ve ekonomiden sorumlu diğer birimler ile koordinasyon içinde yakından takip edilmektedir.'' "
Bir üyenin 'Yeni sistemde önümüzü göremiyoruz' şeklindeki şikayeti üzerine, sanayicilere seslenerek, "Bizim yüzde 4'lük enflasyon hedefini tutturmak için yaptığımız çabalara destek verin. Bu sizin şikayet ettiğiniz önünüze görememe hususunu da çözümüdür." dedi.Yılmaz, enflasyondaki hedefin tutturulamaması ve sürekli hedef değiştirilmesi halinde sanayicinin önünü görememe sorununun da daha karmaşık hale geleceğini söyledi. Sanayicinin önünü görebilmsi ve karar alırken enflasyon olgusunu düşünmemesi için fiyat istikrarına yöneldiklerini belirten Yılmaz, tedbir almaya devam edeceklerini vurguladı.
EKONOMİDEKİ KIRILGANLIK DEVAM EDİYOR
İstanbul Sanayi Odası (İSO) Yönetim Kurulu Başkanı Tanıl Küçük, ekonomideki kırılganlığın devam ettiğini ifade ederek, eksikleri tamamlamadaki yavaşlığın sürdüğünü, nispeten olumlu hava içinde uyarıları dile getirdiklerini, ancak sonuç almakta zorlandıklarını kaydetti.
İSO Meclis Toplantısında konuşan Küçük, oda olarak, uygulanan ekonomik programa ve bu çerçevede enflasyonla mücadeleye başından itibaren tam destek verdiklerini, enflasyon bataklığı kurutulmadan sağlam zeminde iş yapmanın mümkün olamayacağını ısrarla ifade ettiklerini anımsattı. Enflasyonla mücadeleyi ve kamu açıklarının azaltılmasını ekonomik istikrarın temel şartı olarak gördüklerini, enflasyonla mücadelenin her aşamasında, alınan mesafeden, elde edilen başarıdan duydukları memnuniyeti dile getirdiklerini aktaran Küçük, bu sürece özel sektörün de katkıda bulunması gerektiğine inandıklarını ve bu doğrultuda üyelerine, yüksek enflasyonlu dönemden kalan fiyatlandırma alışkanlıkları terk etmek, karı en son fiyat değişikliğinde aramak konusunda çağrılarda bulunduklarını aktardı. Bugün gelinen noktada, enflasyonla mücadelede elde edilen tarihi başarıyı, 2001 sonrası dönemin en önemli makro ekonomik kazanımlarından biri olarak gördüklerini ve bu kazanımların korunmasına büyük önem verdiklerini ifade eden Küçük, enflasyonla mücadelede çok önemli mesafe alındığını, ancak fiyat istikrarının henüz sağlanmış olmadığını söyledi.
ZORLU SÜREÇ
Tanıl Küçük, şöyle devam etti: ''Önümüzde hala zorlu bir süreç vardır. Son dönemde yaşadığımız gelişmeler bunu teyit eder niteliktedir. Enflasyonla mücadeleye kararlılıkla devam edilmelidir. Kendi adımıza, bundan sonra da bu mücadeleye desteğimizi devam ettireceğimizi ifade etmeliyiz. 2001 sonrası dönemde, istikrar programının bir diğer boyutu olan mali disiplinde de başarılı olunmuş ve kamu açıklarının azaltılmasında önemli mesafe kaydedilmiştir. Son olarak, 1984 yılından bu yana, ilk defa, 2006 yılının ilk altı ayında bütçe fazlası verilmesi hepimizi sevindirmiştir. Geride bıraktığımız süre içinde, bizler, mali disiplin konusunda da hassas davranmaya dikkat ettik. Sıkıntıları biliyorduk. Mali disiplinin sınırlarını zorlayacak hiçbir talepte bulunmamaya büyük özen gösterdik. Sonuçta, o günün koşulları içinde, bir zorunluluk olarak gördüğümüz istikrar programını ana hedefleri itibariyle destekledik.
Programda, üretim ve ihracat boyutunun eksik kaldığını görmüştük, ancak yol boyu, bu eksiklerin giderileceği ümidini taşıyorduk. Özellikle, en büyük sorunumuz olan girdi maliyetlerini rekabet ettiğimiz ülkelerle eşit düzeylere çekecek reformlar bizim için büyük önem taşıyordu ve programın temel ayaklarından birini yapısal reformların oluşturması ümitlerimizi güçlendiriyordu. Aradan beş yıla yakın bir süre geçti. Makro ekonomik göstergelerde iyileşme sağlandı, ama maalesef üretimin sorunlarına çözüm bulunamadı. Öngörülen yapısal reformların bazılarında hiç yol alınamadı. Gerçekleştirilebilen reformların olumlu sonuçları ise henüz üretime yansımadı. Örneğin, bankacılık sektörü yeniden yapılandı, ama bu yapılanma, sanayimizin uygun koşullarda ve uzun vadeli finansman sorununa çözüm olmadı. Çok önemli bir adım olarak, sosyal güvenlik sistemi reformu hayata geçti, ancak reform paketi, prim yükünde bir indirim getirmedi. 2003 ve 2004'te olduğu gibi 2005'te de Türkiye, iş gücü üzerindeki en yüksek vergi ve prim yükünü taşıyan OECD ülkesi oldu.''
''AŞIRI DEĞERLİ YTL''
Yine bu yıllarda, Türk sanayicisinin başta elektrik olmak üzere kullandığı enerji için çok yüksek bedeller ödediğini, vergi yükünün hızla artığını, kayıt dışı faaliyetlerin ekonomideki ağırlığı ve kayıt altındaki işletmelerin maruz kaldığı haksız rekabetin devam ettiğini anlatan Küçük, kayıt dışını kayıt altına alacak köklü bir vergi reformunun gündeme gelmediğini söyledi. İSO Başkanı Küçük, YTL'deki aşırı değerlenmenin bu sorunları daha da ağırlaştırdığını, hem iç hem dış pazarda Türk sanayinin rekabet gücüne büyük zarar verdiğini anlattı. 2006 yılı ilk üç ayında sanayi üretiminin yüzde 3,5, ikinci üç ayında ise yüzde 9,4 büyüdüğünü, yine ilk çeyrekte, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 7,4 artan ihracatın ikinci üç ayda yüzde 16,3 artığını aktaran Tanıl Küçük, bu gelişmelerin, Türkiye koşullarında kurun ihracat açısından hala çok önemli bir unsur olduğunun net göstergesi olduğunu bildirdi. Merkez Bankasının 2001 yılındaki değişiklikle birlikte, bağımsız hale geldiğini ve o tarihten itibaren temel amacını fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmek olarak belirlediğini dile getiren Küçük, doğal olarak Merkez Bankasının ekonomideki gelişmelere esas olarak bu pencereden bakmakta olduğunu ve izlenen döviz kuru politikasında da enflasyonla mücadeleye ve finansal istikrara yönelik önceliklerin belirleyici olduğunu kaydetti. Küçük, ''Bizler, döviz kuru politikası oluşturulurken bu politikanın, üretime, ihracata, istihdama etkilerinin de çok daha hassasiyetle dikkate alınması gerektiğini düşünüyoruz. Bu söylemimizden, enflasyonla mücadeleyi önemsemediğimiz gibi bir anlam çıkmamalıdır'' diye konuştu.
Fiyat istikrarının çok önemli olduğunu, ama sadece bu hedefe odaklanmanın, ekonominin diğer cephelerini ve özellikle reel sektörü kaderine terk etme gibi bir duruma yol açmaması gerektiğini bildiren Küçük, yine bu söylemden sanayiciler olarak, rekabet gücü meselesinin çözümünü kur ayarlamalarına havale ettikleri gibi bir sonucun da çıkmaması gerektiğini ifade etti. Türk sanayicilerinin, küresel koşullarda rekabete devam edebilmek için kendi üzerine düşenlerin bilincinde olduğunu, bunları yerine getirmenin gayreti içinde olduğunu aktaran Küçük, sanayicilerin, verimliliği artırma, Ar-Ge, yenilikçilik, tasarım, marka yaratma kapasite geliştirme, katma değeri yükseltme arayışında olduğunu dile getirdi. Tanıl Küçük, ekonomide son yıllarda yaşanılan ve hala devam eden yapıya bakıldığında, YTL'deki değerlenmenin, enflasyonla mücadeleye yardımcı olduğunu ancak başka sorunlara yol açtığının görüldüğünü kaydetti.
CARİ AÇIK
Finanse edildiği sürece cari açığın sorun olmadığı yönünde görüşler dile getirildiğini, ancak mayıs ayındaki dalgalanmanın, yüksek cari açığın taşıdığı riskleri, küresel rüzgarlar tersine döndüğü anda, ekonomiye, ne gibi yükler getirebileceğini açıkça gösterdiğini ifade eden Küçük, ''Kanaatimizce, Merkez Bankası, bu süreçte, yerinde politikalar takip etmiş ve elindeki araçları etkin bir şekilde kullanmıştır'' dedi. Küçük, küresel hareketin kısa sürmesi ve alınan önlemlerin etkisiyle durumun kontrol altına alındığını, ancak parasal politikalar cephesinde atılan adımların kısa vadeli çözümler olduğunu, Merkez Bankasının yapabileceklerinin sınırlı olduğunu belirterek, kalıcı çözüm için, parasal tedbirlerin, orta ve uzun vadeli yapısal düzenlemelerle desteklenmesinin şart olduğunu vurguladı. Mayıs ayındaki dalgalanmadan bu yana üç aya yakın bir zaman geçtiğini, ancak sözünü ettiği yönde çalışmaların görülemediğini dile getiren Küçük, faiz oranlarının arttığını, kurların gerilediğini, ancak son günlerde tekrar bir yükselişin olduğunu aktardı. Sanayiciler olarak, kurun gerilemesini tercih etmediklerini, ancak ani çıkışları da tehlikeli bulduklarını anlatan Küçük, ihracatı destekleyen, ama ekonomideki diğer dengeleri alt üst etmeyen makul seviyeleri arzu ettiklerini bildirdi.
ÇARKLAR DÖNÜYOR
Dalgalanmanın ardından, dengelerin normale döndüğünü ve durumun sakin göründüğünü, ''kısa vadeli sermayenin'' yine Türkiye'yi tercih ettiğini ve sıcak para akışının devam ettiğini belirten Tanıl Küçük, çarkların döndüğünü söyledi. Küçük, şunları kaydetti: ''Eksikleri tamamlamaktaki yavaşlık sürüyor ve bu nispeten olumlu hava içinde uyarılarımızı dile getiriyoruz, ama netice almakta zorlanıyoruz. Oysa, ekonomideki kırılganlık devam ediyor. Bu kırılganlığı azaltmak, dış dalgalanmalara karşı direncimizi artırmak zorundayız. Öte yandan, önümüzdeki dönemde içerdeki gelişmelere yönelik soru işaretleri var. 2007'deki seçimlerin getirdiği bir belirsizlik söz konusu. Avrupa Birliği ile ilişkilerimizin izleyeceği seyir önemli. Bu değişkenler beklentileri olumsuz etkileyebiliyor. Önümüzdeki dönemi bir sorun yaşanmadan da atlatabilmek için tüm dikkatlerin ekonomide olması gerekiyor. Hata yapma lüksümüz yok. Pek çok bedel ödeyerek elde ettiğimiz kazanımları mutlaka korumalıyız ve bu noktada toplumun tüm kesimlerine görev düştüğünü hatırlatmalıyız.'' Tanıl Küçük, küreselleşmenin, Türkiye gibi ülkeler için tehditlerin yanında fırsatlar da getirdiğini, devlet ve özel sektör işbirliği ve diyalog içinde, Türkiye'yi ve Türk sanayini, küresel bir oyuncu olarak geleceğe taşımayı başarmak gerektiğini kaydetti.
Yılmaz, Dalgakıran'a cevap veremedi
Toplantıda İSO Meclis Üyesi Adnan Dalgakıran, teknoloji ithalinin cari açığı artırdığına işaret ederek, "Teknoloji üretmediğimiz sürece cari açık döngüsü devam edecek. Çünki dünyada hizmet sektörüyle büyüyen devlet yok. Bunun için sanayici teknoloji üretebilmeli. Teknoloji çok hızlı eskiyor ve devamlı ithal ediyoruz. Siz hükümete çok kibar sinyaller veriyorsunuz. Türkiye'nin orta ve uzun vadeli planları yok diyorsunuz, hükümetten tık yok. Biz Türkiye'nin 5-10 yıl planlarını öğrenmek istiyoruz" dedi.
Merkez Bankası Başkanı Yılmaz, teknoloji konusundaki soruya cevap veremedi. Meclis Başkanı Kavi'de teknoloji konusunda kürsüden açıklama yapmasına rağmen başkan teknoloji konusuna girmedi.

Hüsamettin Kavi, ve Tanıl Küçük, Ayhan Yavrucu'yu yolcu ederken.
Yılmaz Ulusoy toplantı sonunda Adnan Dalgakıran'ın yanına gelerek, "Çok iyi soru sordun ama adam cevap veremedi. Eline almış bir kağıt oradan okuyor. Adamın konuyla ilgisi yok" dedi.
Hüsamettin Kavi ile Adnan Dalgakıran teknolojinin cari açıktaki etkisini kuliste değerlendirdiler.















