Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, "Manisa Yolu, Bir Fabrika ve Türkiye'de Ambalajın Sessiz Hikayesi" başlıklı bir yazı kaleme aldı. Ülker, yazısına "Geçen evden çıkarken “Manisa’ya GOYA’ya gidiyorum” dedim. “Polinas mı?” diye sordular. “Evet” dedim. “Aa… O şirket hala duruyor mu?” Bu soru, beni bir an durdurdu. Çünkü onlar için Polinas eski bir şirketti. Kırk yaşını geçtiği için belki de. Oysa benim için Polinas, ilk göz ağrılarımdan biridir. İşe başladığım yıllarda kurulmuş, benim meslek hayatımla neredeyse yaşıt bir şirket. Bunları hatırladım. Duygulandım" cümleleriyle başladı.
Manisa'ya vardığında arkadaşlarıyla Polinas'ın neden ve nasıl kurulduğunu, Türkiye'de ambalaj sanayinin hangi boşluktan doğduğunu konuştuklarını aktaran Ülker, aslında hikayenin yalnızca bir şirketin değil, bir sanayileşme refleksinin hikayesi olduğunu vurgulayarak, şunları yazdı: "Önce ülkemizde esnek ambalajın öyküsünü anlatarak başlayayım. Sonra genel bir değerlendirme yapacağım. Polinas kurulmadan önce esnek ambalaj olarak sanayi mamulü alüminyum, polietilen ve selofan vardı. Selofan selüloz bazlı, iyi bir malzemeydi ama pahalıydı. Kaynağı sınırlıydı. Teknolojisi hantaldı. Devletin Gemlik’te bir selofan fabrikası vardı, sonra kapandı. Biz ise teneke kutulardan anbalajlı bisküvilere geçerken bir anda ortada kalmıştık. Anbalaj malzemesinin tamamını dışarıdan getirmek, bastırmak, kullanmak neredeyse imkansızdı. 'Bunun yerine ne olabilir?' diye düşündük. O sırada BOPP yani çift yönlü gerdirilmiş polipropilen çıktı. Yeni bir plastik türüydü. Yeni bir film. Yeni bir teknolojiydi. "Bunu yapmalıyız, yatırım yapalım' dedi Sabri Bey. Polinas işte böyle doğdu.

Önce Japonlar’dan, Toyoba’dan lisans bulduk. Ama aslında hikaye biraz daha geriye gidiyor. Nevşehir Alüminyum Tesisleri vardı. NASAŞ. 70’lerde onun kuruluşuna da babam öncülük etmişti. Hayatımda gittiğim ilk fabrika açılışı olabilir. Belki bir iki tane daha vardır ama en net hatırladığım odur. Açılışa Başbakan olarak Süleyman Demirel gelmişti.
İlk kez o gün gördüm; elektrikli fırınlarda cevherin nasıl ısıtıldığını, sonra haddelerde nasıl inceltilip kağıttan bile daha ince levhalar yani folyolar haline getirildiğini; muazzam bir teknolojiydi. Alüminyum anbalajda kullanılıyordu. Çikolataları bugün hala şıkır şıkır alüminyumlara sarıyoruz. Sizin de hoşunuza gidiyor, biliyorum.
NASAŞ halka açıktı, sonra battı, tekrar satıldı, yine battı, parçalanarak TMSF’den özelleştirildi. Bir sürü hadise yaşandı. Babam yönetimindeydi. Bizim de küçük bir ortaklığımız vardı. Hatta iflastan önce hisselerimizi 6 liradan satmıştım.

DÜNYA BANKASI BİZE İNANMADI
Polinas’ın kuruluşu için NASAŞ’taki ekipten bir grup seçtik. Ortaklardan biri de Anadolu Holding idi. Kurucularından Kamil Yazıcı beyi kısa bir süre önce kaybettik, Allah rahmet eylesin. Polinas’ta da beraber olduk. Ama ortada ciddi bir sorun vardı! Para yoktu. On milyon ABD doları gerekiyordu. Ne bizde vardı ne Kamil Beylerde. Türkiye’de 80’lerin başında böyle paralar yoktu. Ne yaptık? Azar sermaye koyduk, Dünya Bankası’na gittik. Dünya Bankası bize inanmadı. 'Türkiye’de bunun geleceği yok; ne kadar kullanılacak ki", dediler. Yıllar sonra bu krediyi engelleyen yetkili benimle bir uçakta tesadüf edince, Sabri beye özürlerini iletti. Biz Türkiye’nin bu kadar gelişeceğini tahmin edemedik, dedi.
Bugün gelinen noktada Türkiye’de yüz binlerce tonluk üretim yapılıyor. Bir sürü tesis var. En az yarısı ihraç ediliyor. Yabancılar gelip burada doğrudan yatırım yapıp, üretip Avrupa’ya, ABD’ye satıyor. Türkiye, esnek ambalaj filmlerinin matbaada basılması, yani “convert” edilmesi açısından da rakipsiz ihracatçı konumunda. Çok güçlü tesisler, çok iyi markalar var. Ben ambalaj malzemesi tedarik ettiğim şirketlere birçok matbaa kurdum, kimine de ortak oldum. Ambalaj sanayii gelişen Türkiye’de bizim için stratejikti.
Onçin bir dönem birkaç matbaayı bir araya getirip matbaacı bile olmuştum. Hatta matbaacılık yanında kağıt, koli, sair plastik anbalaj sanayiine girdik ve piyasada lider olduk. Sonra atıştırmalıkta globalleşmek nasip olunca çıktık bu işlerden yani aldım, kurdum, büyüttüm, sattım, halka açtım. Hatta daha geçen senelerde yine bir matbaayı alıp, büyütüp sattık.

IRAK'IN KOÇ'UYLA PARAYI TAMAMLADIK
Polinas yatırımına dönecek olursak, nihayet bir yabancı ortak bulduk. Irak’ın Koç’u derlerdi, Abdulwahab Al Bunnia, Allah rahmet eylesin, o da vefat etti. Birlikte on milyon doları tamamladık, tesis kuruldu, kapasite 5 bin tondu. Bugün ise sadece yeni aldığımız tek tesiste 50 bin tonluk üretim var. Şimdi tekrar yepyeni bir tesis kuruyoruz, inşasını görmeye gitmiştim. Bu sefer bize kredi veren EBRD oldu. Yapacağımıza inanıyorlar artık"
Polinas'ın şimdi Manisa’da tek başına, kendi yerel imza yetkileriyle çalışan, net karlı, güçlü nakit akışı olan, üretiminin yüzde 50’sini ihraç eden, piyasa risklerine karşı kendini koruyabilen bir şirket olduğunu kaydeden Ülker, yazısına şöyle devam etti: "Kurumsal yapısı sağlam. İnovasyon kabiliyeti çok yüksek. Patent almaya bile ihtiyaç duymadığı, taklit edilmesi zor buluşları var. Son yıllarda mono filmler yapıyoruz, yüzde yüz geri dönüştürülebilir. Daha az plastik kullanımı, sürdürülebilirlik demek. Geri dönüştürdüğünüzde yeni hammaddeye gerek kalmıyor. İlave bir karbon yükü yaratmıyorsunuz. Düşük karbon ayak iziyle üretim yapıyorsunuz. Biodegradable olanlar var. Evlerden, restoranlardan çıkan atık yağlardan yapılan filmler var. Örneklerini inceledim, tüketicinin bunu anlamasına imkan yok. Ama mümkün, yapılıyor ve elimizde daha başka teknolojiler de var, başka kartlarımız var, usulünce geliştirip piyasaya sürüyoruz (…) Türkiye’de ambalaj sektöründe bu anlattıklarım çerçevesinde, tüm sanayinin 1970’lerin sonunda biten ithal ikameci modelin yapısal kısıtlarından,1980’lerin başında başlayan ihracata dayalı büyüme rejimine; Avrupa Birliği standartlaşma sürecinden, Çin kaynaklı küresel rekabet baskısına; oradan da Avrupa Yeşil Mutabakatı eksenli sürdürülebilirlik paradigmasına uzanan çok evreli bir dönüşüm yaşadık.

Türkiye’nin lojistik konumu, cesur girişimci kitlesi, örtük bilgi (tacit knowledge) birikimi, esnek üretim kabiliyeti ve kurumlarının yüksek adaptasyon kabiliyeti ile küresel üreticilere karşı güçlü bir rekabet imkanı oluşturduğunu da hep beraber deneyimledik. Sektörün dayanıklılığı, yalnızca teknoloji transferine değil; kurumsal süreklilik, stratejik öngörü ve teşvik ve sair regülasyonlar ile proaktif davranışa bağlıydı.
Mesela yurt savunması için ABD’den alınan F16 uçaklarının ödemesi için yapılan offset anlaşması bize Yeni Dünya’ya ihracat kapısı olmuştu. Bugün bile acımasız dış rekabet karşısında ithalata fon koyulması işimizi sürdürülür kılıyor.
Şu bir gerçektir, ambalaj sadece bir ürünün sunumu, giysisi değil; bir ekonominin lojistik kapasitesinin, mühendislik derinliğinin ve tüketici bilincinin görünür yüzüdür. Sanayileşme düzeyi arttıkça anbalajlar da hem fonksiyon hem de teknoloji açısından sofistike hale gelir. Bu sanayiyi rekabetçi yapar. Bilinçli tüketici seçiminde bu ürünlere yönelir. Küresel ekonomide anbalaj stratejiktir. Bugün ise çevresel baskılar arttıkça anbalaj sanayi gelişimi, hammaddesi ile politikleşmiştir.

"POLİNAS HÂLÂ DURUYOR MU?" SORUSUNA CEVABIMIN MESAJI
Türkiye ekonomisi 1970’lerin kapalı devre, döviz kıtlığına dayalı yapısından; 2020’lerin karbon düzenlemeli, dijitalleşmiş ve veri odaklı piyasa ekonomisine evrilirken, ambalaj sektörü bu dönüşümün hem taşıyıcısı hem göstergesi olmuştur. Polinas hâlâ duruyor mu? sorusuna verdiğim yanıt, aslında Türk sanayisinde kurumsal dayanıklılık (resilience) kavramının somutlaşmış halidir. Dayanıklılık, yalnızca finansal sağlamlık değil; çevresel belirsizliklere rağmen yönünü kaybetmemek kapasitesidir. (…) Türkiye’nin Avrupa’ya coğrafi yakınlığı stratejik üstünlük sağlamaktadır. Bugün Çin’den gelen bir konteyner ile Türkiye’den gelen bir tır arasındaki karbon farkı, artık fiyat kadar belirleyicidir. Aktif ambalaj, sensörlü film teknolojileri ve blockchain tabanlı izlenebilirlik, sektörün yeni evresini oluşturacaktır. Ambalaj artık veri üreten bir medyadır.
Polinas örneği şunu göstermektedir: Sanayicilik, mevcut teknolojiyi işletmek değil; teknolojinin sıradanlaşacağı günü öngörmektir. Türkiye ambalaj sektörü 2025 itibarıyla: Avrupa’nın en büyük üretim merkezlerinden biri, büyük ihracat kapasitesine sahip sürdürülebilirlik ekseninde dönüşen bir yapıya ulaşmıştır.
Stratejik adaptasyon, ambalaj sektörümüzde olduğu gibi Türk sanayisinin yeni doktrini olmalıdır."
patronlardunyasi.com