Burak ARTUNER
Dünyanın farklı müzelerinde dolaşan ve antik dünyanın en dramatik hikâyelerinden birini yeniden gündeme taşıyan yeni Pompei sergisi, ziyaretçilerini yalnızca bir arkeoloji gezisine değil, aynı zamanda insanlık tarihinin en eski uyarılarından biriyle yüzleşmeye davet ediyor.
#video_9731210#
Sergide yer alan freskler, gündelik eşyalar ve özellikle de volkanik kül altında donup kalan insan figürleri, tarihin en sarsıcı felaketlerinden birini yeniden hatırlatıyor: Pompei.
M.S. 79 yılında yaşanan ve antik Roma dünyasını sarsan Vezüv Yanardağı'nın patlaması, yalnızca bir doğa felaketi değildi. Aynı zamanda insanlık hafızasında yer eden bir “anı”ydı: hayatın ne kadar kırılgan olduğunu gösteren bir an.

HAYATIN ATEŞLERLE DONUP KALDIĞI BİR 'AN'
Sergide en çok dikkat çeken parçalar, Pompei sakinlerinin son anlarını anlatan alçı kalıplar.
Bir anne çocuğunu sarmış halde, bir köpek zincirine bağlı halde çırpınırken, bazılarıysa yüzlerini elleriyle kapatmış durumda…

Sergiyi ilk ziyaret edenlerden biri olan arkeolog Tiziana Rocco, hislerini "Pompei'de 20 yıldan fazla çalıştım ve acıyı ve ölümü tasvir eden bu kalıpların duygusal etkisini asla atlatamayacağım" diye dile getirdi.
Arkeologların söylediğine göre şehirde hayat o sabah tamamen normaldi. Fırınlar çalışıyor, hamamlar dolu, sokaklar kalabalıktı. Ta ki gökyüzünü kaplayan kül bulutu her şeyi birkaç saat içinde yok edene kadar.

Bugün bu görüntüler, sergi salonlarında ziyaretçilerin önünde dururken, bir felaketin ötesinde başka bir çağrışımı da beraberinde getiriyor.

AHLAKİ ÇÖKÜŞ VE KİBİR NEDENİYLE İLAHİ BİR FELAKETLE YOK EDİLDİĞİ YAZAR
Batı kültüründe Pompei’nin hikâyesi çoğu zaman İncil’de anlatılan bir başka felaketle yan yana anılır: Sodom ve Gomore
Kutsal metinlerde anlatıldığına göre bu iki şehir, ahlaki çöküş ve kibir nedeniyle ilahi bir felaketle yok edilmişti. Ateş ve kükürt yağdığı söylenen o sahne, yüzyıllar boyunca sanatın, edebiyatın ve teolojinin en güçlü metaforlarından biri oldu.

İŞGAL ALTINDAKİ İSTANBUL GÜNLERİ
Kurtuluş Savaşı öncesi ve sırasında, işgal altındaki İstanbul'u da Sodom ve Gomore'ye benzetmişti ünlü yazar Yakup Kadri Karaosmanoğlu....
Yakup Kadri Karaosmanoğlu. Sodom ve Gomore romanında İstanbul’u ahlaki çöküş, yabancı işgalinin yarattığı yozlaşma ve toplumun ikiye bölünmesi üzerinden tasvir etmişti.
Sodom ve Gomore'de İstanbul, imparatorluğun yorgun kalbiydi.
Sokaklarında gezen insanlar, kendi şehirlerinde misafir gibi yürüyorlardı.
Limana yanaşan yabancı zırhlıların gölgeleri, yalnız Boğaz’ın sularına değil, İstanbul’un ruhuna da düşmüştü.

Beyoğlu’nun ışıklı salonlarında kahkahalar yükselirken, Fatih’in dar sokaklarında bir milletin mahzunluğu dolaşırdı.
Bir tarafta işgal subaylarıyla türlü ahlaksızlıkların gezdiği yalı partileri, öte tarafta Anadolu’dan gelecek kurtuluş haberini bekleyenler vardı.
İstanbul ikiye bölünmüştü: biri mağlup ama hâlâ gururlu bir şehrin sessiz yüzü, diğeri ise işgalin aldatıcı ışıltısına kapılmış bir kalabalık.
Bu şehir artık yalnız taş ve kubbelerden ibaret değildi; bir vicdan imtihanının sahnesi olmuştu. Her sokak, her kahve, her konak bir soruyu fısıldıyordu:
“Bu şehir kimin kalacak?”
Sonra işgal günleri bitti, Kurtuluş geldi.
Şimdi Orta Doğu'da savaş sürerken, bir daha hiçbir milletin işgal acısını yaşamamasını diledim içimden.
İşte yeni Pompei sergisinin kül olmuş, birbirine sarılarak ölmüş insan kalıplarının fotoğraflarına bakarken Sodom ve Gomore geldi aklıma...
Kendini sonsuz güçlü ve güvende hissedenlerin yanılgılarını bir kez daha hatırladım.
patronlardunyasi.com