Spor


Halil KASAPOĞLU

Geçtiğimiz hafta İtalya’da futbola dair yeni anılar biriktirdiğim iki dopdolu gün geçirdim. İlk gün Milano’daydım. Şehir, Kış Olimpiyatları’nı yeni atlatmış, Milano Moda Haftası henüz başlamıştı. Duomo Meydanı, süslü ve Moda Haftası hasebiyle normalden bir hayli daha kalabalıktı. Akşam Avrupa’nın en sevdiğim stadyumlarından olan San Siro/Giuseppe Meazza Stadyumu’nda 3-1’lik sürpriz yenilginin rövanşında Inter Milan, Avrupa’da bu senenin flaş takımlarından Bodø/Glimt’i ağırlıyordu. Bodø/Glimt, ilk maçta olduğu gibi zorlu deplasmanda da rakibini mağlup ederek adını Şampiyonlar Ligi’ndeki son 16 takımın arasında yazdırdı.

Bodø/Glimt, Şampiyonlar Ligi’nde grup aşamasının son iki haftasında Manchester City ve Atletico Madrid gibi devleri mağlup ederek play-off aşamasına kaldı. Play-off turunda ise geçtiğimiz yılın finalisti olan Inter Milan’ı her iki maçta da yenerek elemesi play-off eşleşmelerindeki en sürpriz sonuç oldu. Nüfusu, Giuseppe Meazza Stadyumu’nun kapasitesinden daha az olan bir şehrin takımı Bodø/Glimt’in kadro değeri de Inter Milan’dan 610 milyon euro daha az. 

Bodø/Glimt’in hikayesi romantik bir kuzey masalından ibaret değil. Bu hikaye, sürdürülebilir sportif aklın, kolektif disiplinle hareket edildiğinde, büyük bütçelere meydan okuyabileceğinin önemli bir örneği. Bodø/Glimt’in başarısının sırrına vakıf olmak isteyenlerin, Toygun Atilla’nın bu konuya ayırdığı keyifli yazısına göz atmasını tavsiye ederim. 

SAN SIRO / GIUSEPPE MEAZZA

Milano’nun San Siro semtinde yükselen stadyumun resmi adı, 1980’den bu yana Giuseppe Meazza. Bu isim, İtalyan futbolunun en büyük figürlerinden biri olan, iki Dünya Kupası şampiyonluğu yaşamış ve özellikle Inter formasıyla efsaneleşmiş, 1948-1949 sezonunda Beşiktaş’ın başında teknik direktörlük yapmış olan Giuseppe Meazza’ya karşı bir saygı duruşu. Ancak halkın çoğunun, özellikle AC Milan’ı destekleyen futbolseverlerin dilinde stadyumun ismi hala “San Siro”. Bu isim ise stadyumun bulunduğu semtten geliyor. Stat, 1926 yılında inşasından 1980 yılına kadar bulunduğu semtin adını taşıyordu. Özellikle AC Milan taraftarları “Giuseppe Meazza” demekten ziyade “San Siro”yu tercih ediyor, çünkü Meazza daha çok Inter’le özdeşleşmiş bir efsane. Spiral kuleleri, heybetli görüntüsü ve stadyum dışındaki canlı ambiyansıyla gerçek bir ikon olan bu stadyum, bünyesinde iki farklı aidiyetin ismini barındırıyor. Aynı stadyumu iki büyük takımın paylaşması Avrupa’da çok olağan değildir. Ancak Inter Milan ve AC Milan futbol takımları, uzun yıllardır bu stadyumu paylaşıyor. Bu durum, mekanı tarafsız kılmıyor. Aynı çatı altındaki iki büyük kulüp, bu mabede her hafta yeniden kimlik kazandırıyor.

İtalya, 2032 Avrupa Futbol Şampiyonası’na Türkiye ile birlikte ev sahipliği yapacak. Turnuvaya ev sahipliği kapsamında, adeta asırlık bir çınar olan bu stadyumun yenilenmesi de İtalya’da uzun süredir tartışılan bir konu. Son dönemdeki gelişmelere bakıldığında bu tartışmalar artık nihayete ermek üzere. UEFA’nın San Siro’yu 2032 Avrupa Futbol Şampiyonası için uygun bulmadığı iddiaları sonrasında, AC Milan ve Inter Milan yeniden geliştirme planlarında önemli bir adım attı. Milano Şehir Meclisi, San Siro arazisinin 197 milyon euro bedelle iki kulübe satışını onayladı ve böylece yeni ortak stadyumun inşasının önü açılmış oldu.

Bu gelişme, İtalya’nın en önemli spor projelerinden biri açısından kritik bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Bugüne kadar kamuoyuna yansımış plan, yaklaşık 70 bin kişilik ve oval formda yeni bir stadyum. Ekonomik verimlilik, VIP gelirleri, ticari alanlar ve çağdaş seyirci deneyimi… Eğer bu stat gerçekten önümüzdeki birkaç yıl içinde büyük ölçüde tarihe karışacaksa, izlediğimiz her maç ister istemez başka bir anlam kazanıyor. Belki de son Şampiyonlar Ligi akşamlarından birine tanıklık ettiğimi hissediyorum. Bu ihtimal, o gece stadyumdaki her detayı daha dikkatli incelememe, 100 yıllık anılarla dolu bu tarihi yapının ruhunu daha bilinçli hissetmeme neden oluyor.

TORINO'DA TUR BİLETİ

Ertesi gün akşama doğru soluğu Milano’ya yaklaşık 140 kilometre mesafedeki Torino şehrinde alıyorum. Galatasaray, geçtiğimiz hafta tarihi bir oyunla yendiği Juventus’la son 16 turuna yükselebilmek için rövanş mücadelesine çıkacak.  Şehre varınca kısa bir tur atıp, ufak tempoda stadyuma doğru yürüyorum. 

Juventus’un evi, modern futbol mimarisinin örneklerinden Allianz Stadyumu. Bu stadyumun benim hayatımda ayrı bir yeri var. Yaklaşık 13 yıl önce, yurt dışında ilk izlediğim futbol müsabakası, bu stadyumda Galatasaray ile Juventus arasında 2-2 sonuçlanan mücadeleydi. 13 yıl sonra, yine aynı yerde, yine bir Şampiyonlar Ligi gecesinde Allianz Stadyumu’ndaydım. Bugün geriye dönüp baktığımda, o seyahatin yalnızca bir maç seyahati olmadığını anlıyorum. Gençliğin heyecanıyla aşılmış bir eşikti. Başka bir ülkede, hiç bilmediğin bir statta tuttuğum takımı desteklemek zihnimdeki sınırları genişletmişti. O gece maç 2-2 bitmişti. Ama asıl hikaye, dönüşte yazıldı. Soğuk bir İstanbul akşamında başlayan mücadelenin başlarında sağanak kar yağışı bastırmıştı.  

Hakem maça bir süre ara verdi ve yağış etkisini kaybetmeyince maç bir sonraki günün erken saatlerinde oynanmak üzere ertelendi. Bir sonraki gün kardan yıpranmış zeminde oynanan mücadelede Galatasaray, Juventus’u 1-0 yenip adını son 16’ya yazdırıyordu. Kar altında oynanan, zeminin temizlenmesi için saatlerce çaba sarfedilen o mücadele bugün hala hafızamızda tazeliğini koruyor. O gün yalnızca bir üst tur değil, aynı zamanda özgüven kazanılmıştı. İşte o zamanlardan gelen özgüvenle Galatasaray, geçtiğimiz hafta İtalyan devine tam 5 gol atarak galip gelmişti. Şimdi sıra, 5-2’lik tarihi skorun üzerine dengeli bir oyunla Torino’dan turu alıp dönmeye gelmişti. Ancak işler istediğimiz gibi gitmiyordu. İkinci yarının hemen başında 10 kişi kalan rakibi karşısında Galatasaray, 90 dakikalık normal süreyi 3-0 geride tamamlayarak turu uzatmaya bırakmıştı. Neyse ki uzatma dakikalarında kendimize gelip 2 gol bularak, büyük bir travmanın eşiğinden dönüyorduk. 

Ne olursa olsun, Şampiyonlar Ligi’nde son 16’ya kalmak, bizim gibi ligler için sıradan bir eşik değil. Avrupa’nın dev kulüpleri için bu aşama çoğu zaman sıradan bir turdur. Real Madrid ya da Bayern Münih için son 16 bir başlangıç noktasıdır. Ama Türk futbolu açısından bu aşama istisnadır. Galatasaray, Şampiyonlar Ligi tarihinde son 16 turunu 7 kez, Fenerbahçe 2 kez, Beşiktaş ise 1 kez görebildi. Bu istatistikten anlaşılacağı gibi bu aşamalara gelebilmek, ülke takımlarımız için sıradan bir durum değil. Ancak belirli dönemlerde yakalayabildiğimiz bir kalite ve başarı göstergesi. 

2013’teki maçlarla bir tarihe tanıklık etmiştim. Bu hafta bir tarihe daha yerinde tanıklık ettim ve unutulmayacak anılar biriktirdim. Günün sonunda futbola dair en sevdiğim şey, aradan yıllar geçtiğinde bir maçtan bahsederken “oradaydım” diyebilmek.

Torino’daki maç sonunda stadyumdan ayrılırken bir an 2013’teki kendimle baş başa kaldım. O zaman futbol içimde çok daha saf bir heyecandı. Şimdi daha bilinçli bir biçimde; işin yapısal boyutunu, finansal gerçekliğini ve insan kaynağı sorununu dert ediniyorum. Ama o zamandan bugünlere değişmeyen tek bir şey var: Şampiyonlar Ligi gecelerinin insanda bıraktığı o muhteşem tat.

patronlardunyasi.com