Gündem


Aslı SÖZBİLİR

Dokuz yıldır Türk-Amerikan ilişkilerinin odağına oturan Halkbank davasının Türkiye lehine uzlaşmayla sonuçlanması gündeme bomba gibi düştü. Ana konusu İran olan bir davanın yine sıcak İran gündeminde kapanması kimilerince “kaderin bir cilvesi”, kimilerince “gizli pazarlıkların sonucu” olarak tartışılmaya devam ediyor. Biz ise yaşananları konunun belki de en önemli aktörüyle, Halkbank davasının tek sanığı olan Hakan Atilla ile konuşmaya karar verdik.

Hakan Atilla 27 Mart 2017’de New York’taki JFK havalimanında tutuklanıp Manhattan’da bir cezaevine konulduğunda Halkbank’ın Uluslararası Bankacılıktan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı'ydı. New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi'nde görülen davanın ilk hedefinde aslında Reza Zarrab vardı. Ancak 75 yıl hapsi istenen Zarrab, itirafçı olmayı kabul ederek tanık statüsüne geçince dava "ABD Atilla'ya karşı" adını aldı.

Dava boyunca Atilla, Zarrab ile iş birliğinde ABD’nin İran yaptırımlarını delen finansal sistemi inşa eden bir “mastermind” olmakla suçlandı. Yabancı basının nefesini tutarak izlediği davada 105 yıl hapsi istenen Hakan Atilla’ya en alt sınırdan 32 ay ceza verildi. Sonuçta Atilla 28 ay hapis yattı ve 19 Temmuz 2019’da tahliye edildi. Türkiye’ye döndükten sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Borsa İstanbul Genel Müdürü olarak atandı ancak 1,5 yıl sonra istifa etti. Dava süreciyle ilgili sessizliğini ise Ocak 2022’de yayımladığı “Amerika Atilla’ya Karşı: Amerikan Hapishanelerinde Bir Türk Bankacı” kitabıyla bozdu. Yaşadığı sıkıntılı günleri ardında bırakmak isteyen Atilla bugün, İzmir Çeşme’de küçük bir çiftliği andıran evinde hayvanlarıyla birlikte yaşıyor, sıkça balığa ve dostlarıyla seyahate çıkıyor. Patronlar Dünyası için Halkbank kararını değerlendiren Atilla sürecin başından sonuna İsrail etkisiyle şekillendiğini savunurken, “olmayan bir davanın tek müsebbibi gibi kaldım” diyor.

-Dokuz yılın sonunda Halkbank davası için ABD Adalet Bakanlığı tarafından açıklanan uzlaşma kararı sizi şaşırttı mı? Bunu bekliyor muydunuz?

Yok, beklemiyordum. Çünkü ABD’nin davanın siyasi nitelikte değil de ticari mahiyette olduğuna dair sürekli bir savunma argümanı vardı. Biz bunun siyasi bir dava olduğunu, Halkbank'la ilgisi olmadığını defalarca izah etmemize rağmen hep tam tersini savunuyorlardı. Benim mahkeme süreçlerimde konunun nasıl siyasete evrilerek mahkûmiyet kararı çıkartıldığını görünce bunun, Türkiye'ye karşı kullanılan bir argüman olduğunu zaten öğrenmiş olduk. Son karar ise davanın başından beri siyasi olduğunu kendilerinin de kabul ettikleri anlamına geliyor.

-Sizce ABD’nin bunca yıl direttiği davadan vazgeçme sebebi ne?

Muhtemelen ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan Adalet Bakanlığına bilgi gidiyor, çünkü savcının ya da New York mahkemelerinin böyle bir yetkisi veya tasarrufu olamaz. Tabii yapılan pazarlıkları ve karşılıklı anlaşmanın detaylarını bilmiyoruz. Bilgimiz kamuoyuna izah edilenle sınırlı ama ben açıklanan çerçevenin ötesinde olduğunu tahmin ediyorum. Dolayısıyla ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “Milli menfaatler doğrultusunda davanın iptal edilmesi uygundur” kararına istinaden Adalet Bakanlığı düğmeye basmış oluyor. Prosedürünü de Halkbank'la aralarında yaptıkları mutabakatla tamamlamışlar. Anladığım kadarıyla iki ülke dışişleri bir noktada belli konularda bir anlaşmaya varmışlar. Artık hangi ülkenin menfaatine veya her iki ülkenin de menfaatine mi, o detaya vakıf değiliz maalesef.

-Karar İran gerilimi sürerken geldiği için “Neyin karşılığında?” sorusunu sıkça duyduk. Sizin kafanızdaki ihtimaller neler?

Aynı soru bende de oluştu. Savcılığın mahkemeye verdiği dilekçede, “Hamas'ın elindeki rehineleri serbest bırakması sürecinde Türkiye'nin verdiği destekten yola çıkarak davanın iptaline karar verildiği” söyleniyor. Bu, Amerika'nın kendi kamuoyuna anlattığı bir hikâye diye düşünüyorum. Ancak şimdi şöyle tuhaf bir durum oluşuyor; Sen şimdi Halkbank'ı ve Türkiye'yi terörizmin finansmanına destek olmakla suçluyorsun, davayı onun üstüne inşa ediyorsun, beni de neredeyse terörizmi finanse eden “mastermind” figür gibi anlatıyorsun. Sonra da kalkıp, “teröristlerin elindeki rehinelerin kurtarılmasına destek verdiği için milli menfaatler gereği Türkiye'nin Halkbank davasını düşürüyorum” diyorsun. Yaptıkları tutarsız ve anlamlı olmayan bir şey. Zaten baştan beri altı boş, siyasi gayelerle yürütülmeye çalışılan, bana göre Amerika'dan daha çok İsrail'in müdahil olduğu bir süreçti.

-İsrail müdahalesini dava sürecindeki maddi gözlemlerinize dayanarak mı söylüyorsunuz?

Tabii. Hem tanıklarıyla, bilirkişileriyle, FBI'a sağladıkları enformasyonlarla; hem de oradaki yargı sistemini ilişkiler ağıyla etkileme yoluyla İsrail'in müdahil olduğu bir süreçti bu… Çünkü dava sürecinde İsrail Düşünce Örgütü'nü bilirkişiymiş gibi tanık kürsüsüne çıkartıp dinlettiler. Onların fikirlerini alıp, mahkemede sanki bir anlamı varmış gibi kullandılar. FBI ile karşılıklı "yıllardır bu konu üzerinde birlikte çalışıyoruz" diye beyanatlarda bulundular. Neticede FBI ile yıllardır çalışan birinin objektif olarak mahkemede bilirkişi olma ihtimali olamaz, ama oldu. Bunlar benim yorumum değil, gerçekler. Dolayısıyla Hamas'ın elindeki rehinelerin bırakılması ve ateşkese Türkiye'nin katkısı da yine İsrail'in kılıfını hazırladığı bir süreç.

-Halkbank uzlaşmasında İsrail’in de payı mı olduğunu düşünüyorsunuz?

Ben öyle olduğunu düşünüyorum. Çünkü davaya müdahil olan tüm tarafların çok net görebileceği üzere sürecin her yerinde İsrail’in parmak izleri var. Bu işin yine İsrail’le ilgili bir konuya, Hamas’ın rehine sürecine, atıfta bulunarak kapatılması da bana o anlamda mantıklı geliyor. Çünkü başında onlar vardı sonunda da öyle oldu.

-Bu sonuç Trump ve Erdoğan arasındaki iyi ilişkilerle de bağlantılandırılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Onların ilişkisi daha önce de iyiydi, yani son anda iyileşmiş bir durum yok. Bu dava 9 yıldır sürüyor, önemli bir bölümünde Trump iktidardaydı. Liderlerin belli konularda birbirlerini anlayabilmeleri sorunun çözülmesine yardımcı olmuştur ama elbette söz konusu olan iki ülkenin menfaatleridir. Tahminim bizim vakıf olmadığımız, iki ülkenin de menfaatini gerektiren başka detaylar olduğu yönünde.

-Halkbank’ın KAP açıklamasına göre hiçbir ceza ödenmeden ve suç kabulü olmaksızın dava kapatılacak. Bu göründüğü kadar iyi bir sonuç mu yoksa görünmez maliyetler söz konusu mu?

Dokuz yıl süren bir dava süreci zaten Halk Bank'a ve Türkiye'ye epey bir maliyet yarattı. 9 yıl boyunca Halkbank'ın “ha ceza aldı ha alacak” şeklinde bir pozisyonda tutulması, bankanın yurt dışı ilişki ve işlemlerinde kaybettiği pazar payı düşünüldüğünde ülkeye ciddi bir maliyet oldu. Buna dava takibi maliyetlerini de ekleyince bence biz o maliyeti zaten fazlasıyla ödedik. Ben şahsen zaten ödedim de, banka da ayrıca ciddi bir maliyete katlanmış oldu.

-Bu uzlaşma sonucunda Reza Zarrab ile ilgili konu da kapanıyor mu?

Öyle görünüyor. ABD tarafından açıklanan uzlaşma metninde sadece Halkbank konusu değil, Reza Zarrab'ın da malvarlıklarının serbest bırakılması ve hakkında açılan davaların düşürülmesi gibi detaylar da var.

-Dava Reza Zarrab’ın 75 yılla yargılanması ile başladı ama sonra kendisi ABD’de “muteber itirafçı” oldu. Halkbank da son uzlaşma kararıyla hiçbir ceza almayacak kadar suçsuz bulundu. Bugün yok hükmüne düşen bir davada 105 yılla yargılanıp, 28 ay hapis yatan bir “banka yetkilisi” olarak kendinizi sürecin kurbanı olarak görüyor musunuz?

Valla hissetmenin ötesinde öyle oldu, gerçek bu… 28 ay öyle olduğunu anladık. Ancak ben açıkçası konunun çözümlenmesine çok sevindim. Halkbank benim yıllardır çalıştığım, sevdiğim bir kurum olduğu için böyle bir kara bulutun üstünden kalkmasına çok mutlu oldum. Tabii ülke olarak en azından bu konuyu geride bırakmış olmamıza da ayrıca sevindim.

Benim tarafımdaki tek rahatsızlık şu: Madem uzlaşmada Reza Zarrab'ın mal varlığının serbest bırakılması, hakkındaki davaların düşürülmesi gibi detaylara kadar iniliyordu, o zaman benim 28 ayı niye boşuna yattığıma da keşke değinselerdi. Oraya bir nokta koyup da, "Boşu boşuna hapis yatan bir adam oldu, onun da mahkumiyetini iptal edin bu vesileyle" deselerdi hoşuma giderdi. 28 ayım geri gelmezdi ama hiç olmazsa bir hakkın teslimi olurdu.

-Sizin karara bağlı olarak ABD hukuk sistemi içinde bir itirazınız, geriye dönük maddi-manevi tazminat talebiniz, olacak mı?

Hayır, çünkü bu konu ikili anlaşma kapsamında yer almadığı sürece sizin geriye dönüp verilmiş mahkeme kararının iptaline ilişkin süreçleri başlatmanız sadece sizin para kaybınıza sebep olur. Bu ikili anlaşmada eğer "Reza Zarrab'ın davalarının düşürülmesi" gibi, “Hakan Atilla hakkında verilen kararın da düşürülmesi” diye bir madde eklenseydi problem olmazdı. Şimdi bu yokken bitmiş bir yasal süreci tekrar başlatmak, beni ne kadar süreceği belli olmayan bir şeyin içine sokar. Ben halen Amerika ile ticaret yasaklısı bir kişi olarak olmayan bir davanın, olmayan bir suçun tek müsebbibi gibi kalmış oldum. Yani, tuhaf bir durum…

Ancak benim açımdan kurumun ve ülkenin menfaati önceliklidir. 9 yıllık bir süreç banka için az bir bedel değil, bununla bitmiş olmasına seviniyorum. Bir anlaşma veya protokol yapılırken benim de çektiğim mağduriyeti eklemiş olsalardı daha mutlu olurdum. Ama o da önemli değil, bir hizmetimiz daha olmuş oldu devlete.

-Kararı duyduğunuzda, “banka kurtuldu o zaman ben neden hapis yattım” dediniz mi?

Hayır. Zaten en baştan beri banka da ben de boşu boşuna yattığımı biliyorduk. Ama bazen özellikle hükümetlerin içinde yer aldığı hukuki süreçlerde adalet olması gerektiği gibi işlemeyebiliyor. Devletlerin veya hükümetlerin menfaati gereği bazı şeyler eğilip bükülebiliyor. Bir şekilde siyasetin elinin uzandığı adalet sistemlerinde maalesef yargı doğru çalışmıyor. Zaten çalışmış olsaydı, bu dava hiç bu günlere gelmezdi. Bu dava ilk gündem olduğunda Halkbank’ın Amerikan yargı yetkisi alanında olduğu gibi bir zorlama bir atmosfer yaratıldı. Sanki Amerika'da bizim herhangi bir faaliyetimiz var da ABD’nin dış ticaret yasasına uyma mecburiyetimiz oluşmuş gibi davrandılar. Beni de terörizmin finansmanının kilit adamı diye tanıttılar. Ondan sonra döndü dolaştı, konuyla ilgim olmadığı, en fazla dönen sistemde küçük bir taş olabileceğime karar verildi. Savcılık tamamen manipülatif deliller, yalancı tanıklar ve hikayelerle davayı lehine çevirdi. Ama işte bugün geldiğimiz noktada 9 yıl süren gereksiz bir maliyetten sonra konu kapandı. Ama insan soruyor tabii, madem böyle kapanabiliyordu niye ilk başta kapatılmadı diye. Demek ki belli süreçlerin olgunlaştırılması, belli pazarlıkların bitmesi gerekiyormuş.

-Bu kararın sizin için zaten iade-i itibar anlamına geleceğini düşündükleri için anlaşmaya eklememiş olabilirler mi?

Zannetmiyorum. Ama ben zaten itibarımı kaybetmediğim için, iadesinin de söz konusu olduğunu düşünmüyorum. Bana isnat edilen şeylerin hiçbirisi gerçek olmadığı için, mahkemenin hiçbir noktasında benim aleyhime delil sunamadıkları için verdikleri kararı ben zaten “yok hükmünde” sayıyorum kendim için. Biliyorsunuz zaten Türkiye’ye döndüğümde Borsa İstanbul'da göreve başlamıştım. O yüzden benim itibarım veya şahsiyetimle ilgili zaten onların yapabileceği bir şey yoktu. Ama tabii ki o süreçlerin içinden geçmek insanı hem fiziken hem de ruhen yoruyor. Ne diyeyim, demek ki bu da hayatımızın bir noktasında çekmemiz gereken bir çileymiş.

-Dava sürecinde yaşadıklarınızı anlattığınız “Amerika Atilla'ya Karşı” kitabınızda banka içindeki bazı isimlerin krizi kötü yönettiğini söylüyorsunuz. Eleştirilerinizi açar mısınız?

Kendi çektiklerim dışında bankanın yurtdışı itibarı ve ilişkileri anlamında 9 yıllık maliyeti düşününce süreç daha iyi yönetilebilirdi diye düşünüyorum. Başlarda atılması gereken adımlar daha iyi analiz edilebilseydi, belki bir iki senelik bir maliyetle kurtarılabilirdi. Yani çok daha erken çözülebilirdi. Çünkü Halkbank ABD’de böyle bir suçlamaya maruz kalan ilk yabancı banka değil. Hiçbiri kendilerini yorucu mahkeme süreçlerine sokmadı, belli bir anlaşmayla ama haklı ama haksız sonuca gittiler. O yüzden başta belli bir maliyete katlanıp anlaşarak konuyu kapatmak, mahkeme süreçlerine taşımamak belki daha akıllıca bir çözümdü. Çünkü 9 yıllık bir hukuki süreç de çok yorucu bir banka için.

-Banka yönetimi bu konuda nasıl daha öngörülü olabilirdi?

Süreci okumakta sıkıntı yaşadılar. Benim orada dava konusu olmamın benimle alakası olmadığını, oradan bankaya ve devamında siyasetçilere karşı bir hamle yapılacağını düşünmeleri icap ederdi. Uzun bir süre banka kendine ABD’de avukat tutmadı. Benim için çalışan avukatlar da, elçilik gönderdiği için tesadüfen benim savunmamı üstlendiler. Yaptırımlar veya finansal konularda uzmanlığı olan avukatlar değillerdi. Dolayısıyla banka hızlıca Amerikan bankacılık ve hukuk sistemini bilen avukatları tutup, süreçleri savcılık makamıyla görüşme trafiğine girseydi, belki bunlar mahkemeye konu olmayacaktı. Benden çok sonra kendilerine (bu anlaşmayı da yapmalarına vesile olan) bir avukatlık şirketi buldular. Ama iş işten geçti tabii.

-Kitabınızda “kurumsal olarak yalnız bırakıldığınızı” sıkça vurguluyorsunuz. ABD’de tutuklu kaldığınız süre boyunca hukuki destek eksikliği mi yoksa bankadan gerekli manevi desteği almamak mı sizi daha çok rahatsız etti?

Bir noktadan sonra işin siyasi boyutu da devreye girince bence işler bankanın kontrolünden çıktı. Bir eski bakanın da adı iddianamede geçtiği için banka artık karar alma süreçlerinde tek başına hareket edemedi diye düşünüyorum. Bu aşamada gerek Dışişleri gerekse Adalet Bakanlığı'nın Amerikalı muhataplarıyla diyalog kurması, bankanın da doğru avukatlık hizmetini alarak karşı tarafa, “Bu yöneticinin kendi başına yaptığı bir şey yok, tüm süreçler bankanın bilgisi dahilinde. Muhatabınız biziz" demesi icap ederdi. Bunu demedikleri için adamlar beni mahkûm ettirebilme becerisini daha hızlı gösterdi. 

-O dönemde kendi kaderinize terk edildiğinizi hissettiniz mi?

Hissettim tabii… O dönem hem dışişlerinin hem büyükelçilik çalışanlarının ziyaretlerini hem de avukatlarımın ihtiyaçlarımı karşılamakta göstermiş olduğu çabaları inkâr edemem. Ama tüm bu çabalar benim cezaevi koşullarımla ilgili paylaşım yapabileceğim insanlardan ibaret kaldı. Esas sorunun çözümünü sağlayabilecek noktada herhangi bir şey olmadı. Avukatların ücretini banka ödese de bu avukatlar konunun tam uzmanı olmadığı için uzunca bir vaktimi onlara finansal detayları anlatmakla geçirdim. Avukatlar elinden geleni yaptı ama tabii işine hakim profesyonellerle çalışmak başka olurdu. Banka nasıl sonradan bu işleri ciddiye alıp, ona göre hukuk bürolarıyla çalıştıysa, bu işleri baştan da öyle yapmak icap ederdi. Sonradan süreçler ilerleyip maalesef aleyhimize döndükten sonra yeni avukatları gündeme getirmeyi tercih ettiler.

-Savunma konusunda sizce nasıl eksiklikler yaşandı?

Savunma sizin sadece kendinizi anlatmanızdan ibaret bir iş değil, tanıkların da sorgulanması lazım. Orada kürsüye çıkan tanıkların doğruyu söylemediğini de iyi bir avukatın, çapraz sorguda ortaya koyması lazım. Mesela, o dönemin CIA İkinci Başkanı David Cohen ve dönemin OFAC Direktörü Adam Szubin yemin altında alenen yalan söyledi mahkemede. Hiç olmamış olayları olmuş gibi anlattılar. Türkiye ziyaretleri Amerikan elçiliği tarafından tutanak altına alınmasına rağmen bu ziyaretler sırasında beni kenara çekip yaptırımlar konusunda birebir uyardıklarını söylediler. O toplantı tutanaklarını biz çok itiraz etmemize rağmen “milli menfaatler gereği” diyerek açıp göstermediler. Bir de bahsedilen toplantılar benim tek başıma yaptığım toplantılar değildi. Her toplantıya bankadan en az 5-6 kişi katılıyordu. Onları da tanık olarak dinletemedik. Talep etmemize rağmen ne banka müsaade edip gönderdi ne de mahkeme video konferans yoluyla dinledi. Adam bariz yalan söylüyorken, o kadar da tanık toplantıda varken hiçbirini dinletememenin bir hukuki garabet olduğu açık değil mi?

-Banka neden bu konuda tanıklığa izin vermedi?

Niye müsaade etmediklerini bilmiyorum, o zamanki yöneticilere sormak lazım. Avukatlar ısrarla istedikleri halde herhangi bir bilgi belge paylaşmadılar. Özetle hem tanık hem de delil anlamında savunmada zayıf kaldık. O yüzden biraz sitem etme hakkım var tabii…

-Kitapta, siz ABD’de hapis yatarken Türkiye’de "hiçbir şey olmamış gibi" hayatına devam eden veya bu süreçten nemalanan isimlere karşı da sitem ve eleştiriniz var. Bedelini ödediğinizi düşündüğünüz bu davanın sizce Türkiye içinde kazananları oldu mu?

Tabii, oldu. Onlar için şu kişilerdir demem mümkün değil ama olduğu kesin. Neticede bu adamın bazı konulara cüret etmesinde veya maksadını aşan işler yapmasında kimlerle istişare edildiyse, hepsi menfaat temin etmiştir.

-Sizin 2017’de New York JFK Havalimanı’nda tutuklanmanızdan 1 yıl önce Zarrab, İran yaptırımlarını delmekten ABD’de tutuklanmıştı. Eğer ABD’nin yaptırım baskısının bu boyuta geleceğini banka olarak öngörseydiniz ABD'ye ilk başta hiç gitmez miydiniz?

Mahkeme sürecinde de söylemiştik, Zarrab'ın yaptığı işlemlerle alakalı zaten Amerikan otoriteleriyle banka olarak sürekli iletişim halindeydik. Ve Zarrab'ın ne iş yaptığı, nasıl ticaret yaptığı zaten adamların bilgisi ve malumu dâhilindeydi. Biz o dönemde ABD’li yetkililere Zarrab’la ilgili yasa dışı bir durum varsa, yaptırım kapsamına almaları halinde bankanın kendisiyle çalışmayabileceğini zaten söyledik. Ama onlar yaptırım kapsamına almayıp, izlemeye devam edip, belli noktalarda alt yapı oluşturdular. Zaten Zarrab tutuklandığında hakkındaki ilk iddianame sadece Dubai’de yaptığı işlemlerle ilgiliydi, Halkbank’la ilgili hiçbir şey yoktu.

Ben tutuklandığımda bankanın resmi bono ihracı toplantıları için ABD’de bulunuyordum. Zaten Zarrab tutuklandıktan sonraki ilk gidişim de değildi. Dolayısıyla gitmemem için bir neden yoktu.

-İlk tutuklandığınızda ABD’li yetkililer tarafından size ne söylendi?

İş birliği yapmam halinde benim menfaatime karar verileceği konusunda bilgi verildi. Onlara Zarrab’la banka müşterisi olması dışında bir alakam olmadığını, ne yaptığıyla ya da özel hayatıyla ilgili bir bilgim olmadığını defalarca kez anlattım. Ama işlerine gelmediği için dinlemediler. Kendi kendilerine, Zarrab’ın yaptıkları üzerinden bize uyarlanmış bir gömlek diktiler. Reza Zarrab da savcılıkla anlaşma yaptığı için sanki kendi yaptığı işleri bankayla birlikte yapıyormuş gibi bir portre çizdi. Kendini kurtarabilmek için onların değirmenine su taşıdı.

-Kitabınızda Reza Zarrab, Halkbank’a ilk başvuru yaptığında hakkında olumsuz görüş bildirdiğinizi ama sonrasında kaynağını bilmediğiniz müdahalelerle Zarrab’ın müşteri olmayı başardığını anlatıyorsunuz. Buna rağmen başınıza bunlar gelince "ben demiştim, biliyordum" dediniz mi?

Deseniz de atık olan olmuş, bir faydası olmuyor. Ama bir de şöyle bir gerçek var; bankanın müşteri seçimlerinde prosedürleri bellidir. Siz müşteriyi şahsen sevmeyebilirsiniz, onun karakter özelliklerini tasvip etmeyebilirsiniz ama neticede banka çalışıp çalışmama kararını “Know Your Customer” (Müşterini Tanı) prensiplerini tanımlayarak alır. Bazen de müşteriyi çok seversiniz ama kredibilitesi, finansalları uygun gelmez, çalışılmaz. O dönemde Zarrab hep sansasyonel magazinel haberlerle gündeme geldiği için ben çalışmaya uygun bir karakter olarak görmemiştim. Ama elimizde adamın yasadışı işleriyle ilgili bir soruşturma veya kanıt olmadığı için sanırım fikrim biraz sübjektif kaldı. Halbuki o dönemde kendisine ve ailesine ait işlemler nedeniyle Dubai’de yürüyen bir soruşturma varmış. Ama bu konuların hiçbiri ne yerel güvenlik kuvvetleri ne de ABD yetkilileri (OFAC) tarafından bize aksettirilmedi. Kısaca biz de delil yetersizliğinden çalışmaya devam ettik. Bir de o dönemde biliyorsunuz İran’la Türkiye arasında ticaretin geliştirilmesi stratejik açıdan anlamlı bir şeydi. Ayrıca Zarrab o dönemde sadece Halkbank ile değil tüm özel bankalarla çalışmış. Burada tuhaf olan, o dönemde Bankalar Birliği dahil hiçbir bankacılık kurumuna yerelde ve globalde adamla ilgili yürütülen soruşturmalar hakkında bilgi verilmemiş olması. Böyle bir bilgi verilseydi zaten herkes Zarrab ile çalışmayı bırakırdı.

-Siz, banka müşteri olduktan sonra Reza Zarrab'la birkaç telefon görüşmesi yapmışsınız. Bu görüşmelerde ilk değerlendirmenizi doğrulayan bir izlenim edindiniz mi?

Ben onun işlemlerinin operasyonel kısımlarına müdahil değildim. Çünkü operasyonel süreçleri başka bir genel müdür yardımcısına bağlıydı. Telefon konuşmalarımız, oradaki görevli genel müdür yardımcısı görevinde olmadığı için vekaleten baktığım bir süreçte gerçekleşti. O vekalet sürecinde operasyon bölümünde çalışan arkadaşlar takıldıkları konularda bana geldiklerinde kendisiyle konuştum. Ama o konuşmaların hiçbirinde bir suç unsuru ya da iş birliğiyle yaptırım delme gayreti yok. Tamamen normal, bankacılık konuşmaları. Konuşmalarda yansıttığı profil, benim insan olarak çok haz aldığım bir şeye denk düşmüyordu ama bankanın müşteri profilini bu şekilde süzgeçten geçirme imkânınız da yok. Öyle olsa zaten çalışacak müşteri bulamazsınız. Herkesin kendine göre farklı özellikleri var.

-Kitapta tutuklandığınız Mart 2017’den Ocak 2018’e kadar, yani yaklaşık 10 ay, eşinizin pasaportuna el konularak ABD’ye gelişinin engellendiğini anlatıyorsunuz. Konuyu ilk öğrendiğinizde ne düşündünüz?

Olumlu bir yorumum olmadı elbette, çünkü düşündükçe insanın aklına kötü şeyler geliyor… Tabii bu, ülkenin içinde bulunduğu durumla da alakalı. Bürokrasinin yüksek mevkilerinde hatalı ve saçma bilgilerle argüman üretip, bunlarla üstlerine karar aldırma hünerine sahip bir sürü yetersiz insan var. Bizim durumumuzda da gerçekleşen buydu. Bu kişiler o dönemde bazı yayın organlarındaki, “Hakan Atilla savcıyla anlaşmış, özel bir yerde tutuluyormuş, orada iş birliği yapıyormuş” şeklindeki yalan dolan haberlerden etkilenmiş olabilirler. Ancak yine de ben savcılık makamıyla anlaşmaya kalksam, ailem burada olduğu için onlarla anlaşmayacağım ve ömür boyu hapis yatacağım mantığıyla hareket ettiklerini zannetmiyorum. Ama, neticede bir eylem yerine getirdiler, bir süre sonra da ondan vazgeçtiler. Ancak böyle bir saçmalığın düşünülmüş olması bile bilgisiz ve yeteneksiz insanların maalesef kararları etkileyebildiğini gösteriyor.

-Tutukluluğunuz boyunca ABD makamları size itirafçı olmanız yönünde hiç teklif getirdi mi?

Evet, ilk başlarda getirdi ama “bir anlaşma yapalım” şeklinde değil. “Bizim arzu ettiğimiz şekilde ifade ver” dediler. "Higher ups" dedikleri hani daha üst düzey isimleri ele vermem halinde rahat edeceğimi ima ettiler. Ama bana talimat veren olmadığı için, ayrıca benim karakterim de olmayan bir şeyi Zarrab gibi uydurup hikâye yazmaya uygun olmadığı için o süreci çalıştıramadılar.

-Tüm bunlar yaşanırken siz nasıl bir duygu durumu içindeydiniz o 28 ayda?

Tabii Allah kimsenin başına vermesin böyle şeyleri. İnsanın özgürlüğünden feragat etmesi çok zor bir şey. Bir de yabancı bir ülkedesiniz. Beni en çok yıpratan belirsiz bir süreç olmasıydı.  Bir de ülkem bacağında beklediğim aksiyonların gerçekleşmemesi beni biraz üzmüş ve yormuştu.

-Türkiye'ye döndüğünüzde sizi dönemin en güçlü isimlerinden Berat Albayrak karşıladı, sonrasında da Borsa İstanbul Genel Müdürlüğüne atandınız. Tüm bunların yaşadıklarınız karşılığında bir kefaret ödemesi olduğunu düşündünüz mü?

Valla düşünmedim çünkü o atama yansıtıldığı gibi olmadı. Geldikten 3-5 ay kadar sonra Borsa İstanbul'un Genel Müdürü olarak görev yapan yakın bir arkadaşımın Merkez Bankası’na atanması gündeme geldi. O da uluslararası yatırım ortamını tanıdığım için bana kendisi sordu. O dönem benim böyle bir talebim yoktu ancak sonraki süreçte konu arkadaşım vasıtasıyla yukarıya aksettirilince, “onun için de uygunsa görüşelim” dendi, ondan sonra görüştüm ben. Yani arkadaşımın görevi yeri değişmeseydi belki döndüğümde hiçbir görevim olmayacaktı.

-Peki dönüşünüzde hapiste geçirdiğiniz 28 ayla ilgili sorumlu olduğunu düşündüğünüz kişilerle hiçbir yüzleşme veya hesaplaşma yaşamadınız mı?

Herkes kendi yaptığının farkında ve bilincinde. Ben de kimlere neyi yapıp yapmadıklarını hatırlattım tabii geldiğimde. Ama detay veremem. Sadece hesap sorduğunuzda herkes ya üstündekini ya yanındakini işaret ediyor. Böyle durumlarda zaten kimse “biz bu işi beceremedik, sana haksızlık ettik” demez. Zaten muhtemelen üst düzeye konular farklı veya eksik aksettirildiği için, onların da pek çok şeyden haberi yoktu. Düşünün bir üst düzey yetkili aileme, benim ABD’de kalmak istediğim gibi komik bir bilgi vermiş. Böyle yanlış şeyleri yukarılara iletenlerin neden böyle yaptığını da zamanı gelince konuşacağız.

-Göreve geldikten 16 buçuk ay sonra Borsa İstanbul'dan da kendi isteğinizle istifa ettiniz. Neden?

Yönetimdekilerle anlaşamadım. Bence borsa yönetimine uygun değillerdi. Bilgi eksikliği vardı. İcrai konularda atılması gereken adımları analiz edip, doğru olup olmadığını teyit edecek kapasiteleri yoktu. Kendi eksiklikleri sebebiyle bazı şeyleri kabul etmemeye çalışmaları benim için kabul edilemez bir durumdu. Ama onları değiştirme imkanı benim elimde olmadığı için yapacak bir şey yoktu. Onların devamı yönünde bir irade olduğunu görünce ben kendim ayrılmayı yeğledim. O dönemki Ekonomi Bakanı Lütfi Elvan’a konuyu izah ettim, o da üzüldüğünü ve birlikte devam etmek istediklerini söyledi. Ancak ben sürekli kavga ederek kuruma faydalı olabileceğimi düşünmediğimi anlattım. “Kurumun menfaati için ya yönetimin gitmesi lazım ya benim” deyince, o da anlayış gösterdi. El sıkışıp ayrıldık.

-İstifa sonrasında siz sakin bir hayata çekildiniz Çeşme'de. Nasıl bir hayatınız var bugün?

Rahatım, keyfim yerinde. Problemlerle, streslerle uğraşmıyorum. Genelde bahçe işleriyle, hayvanlarımızla ilgileniyorum. Bazen balığa çıkıyorum, bazen de arkadaşlarla seyahat ediyorum. Kendime ve aileme daha çok zaman ayırıyorum. Böyle bir yaşam genelde hep insanların hayalinde oluyor ama çalışırken zamanlamasını kestiremiyorsunuz. Belki benim bu olayları yaşamam bunun biraz öne alınmasına vesile oldu.

-Neden bu kadar genç yaşta, bunca tecrübeyle iş hayatından çekildiniz?

Kamuda görev almanın koşullarını az çok tahmin ediyorsunuzdur. O şartlar bana çok uygun görünmüyor. Özel sektörle de öyle bir arayışım olmadı. Zaten ülkenin de tecrübeye çok ihtiyacı yok, o yüzden böyle yaşamak daha çok hoşuma gidiyor. En azından çektiğimiz stresli günlerin telafisi diyelim.

-Eşinizin de yaşananlar sonrası Halkbank’taki görevini bıraktığını biliyorum. Şu anda geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz?

Geçimimizi ağırlıklı olarak birikmiş tasarruflarımızla sağlıyoruz. Kendi paramızı kendimiz yönetiyoruz. Şu ana kadar çok şükür muhtaç olmadan hayatımızı devam ettirebiliyoruz. İleride şartlar değişir, çalışmak ihtiyacı yeniden hasıl olursa tabii değerlendiririz ama şu anda öyle bir ihtiyacım yok.

-Geçmişe dönüp bakınca "şunu yapmasaydım bu sürecin 1 numaralı öznesi olmazdım” dediğiniz bir pişmanlığınız var mı?

Evet, çok çalışmanın bedeli diye düşünüyorum. Bizim ülkede işinizde iyi olduğunuz zaman böyle problemler oluyor. Çalışmayıp, kaytarsaydık, o bono ihraçlarını biz yapmasaydık, belki bunlar olmayacaktı. Ama ben tüm yaşananlara rağmen konu çözüldüğü için mutluyum şu anda. Çünkü hem kuruma yazık oluyordu hem de ülkenin başında bir belaydı. Çözüldüğüne çok sevindim.

-Halkbank meselesi böyle rafa kalktığına göre sizi gelecekte aktif siyasette veya iş dünyasında tekrar görebilir miyiz?

Öyle bir imkân olursa neden olmasın ama dediğim gibi benim özel bir arayışım yok. Birilerinin de özellikle beni aradığını düşünmüyorum. Ancak eğer olur da yollarımız kesişirse, benim de katkı sağlayabileceğimi düşündüğüm bir şey olursa neden olmasın.

-Bugün ABD’ye tekrar gitmenizin önünde hukuki bir engel var mı?

Evet var, çünkü aldığım cezayla alakalı Amerika ile ticaret yapma yasağı uygulanıyor 10 yıllık süre için. Bu benim ABD bağlantılı bir işte yer almamı engelliyor. Bir de ben oradayken vizem bitmişti. Vizesiz orada bulunduğumu iddia edip beni deport ettiler. Deport ettikleri için 5 yıl tekrar vize alamama gibi bir durum var ama zaten gitmeye niyetim olmadığı için çok anlamlı bir şey değil.

-Ticaret yasağınızın silinmesiyle ilgili son karar çerçevesinde itiraz edecek misiniz?

Anlaşmayı yapanlar “bu adam da boşu boşuna yattı, onun da şu cezasını silin” diyerek bunu metne koysalardı memnun olurdum. Reza Zarrab'ın mal varlığının serbest bırakılması ve davalarını iptal etmeyi düşünene kadar bunu da düşünürlerdi dedim ama düşünmemişler. Açıkçası ben de uğraşmak istemiyorum. O yüzden yapacak bir şey yok.

-Karar sonrası sosyal medyada sizin hikayenizden yola çıkarak film yapılması konuşuldu. Böyle bir projeye danışmanlık yapar mısınız?

Yapabilecek cesarette yapımcı varsa memnuniyetle konuşuruz. Danışmanlık değil senaryoyu da yazarız.

patronlardunyasi.com