Spor


Halil KASAPOĞLU

Burada Beşiktaş için ayrı bir parantez açmak istiyorum. Bir süredir hem sportif hem de yönetimsel anlamda istikrarsız bir tablo çizen siyah beyazlılar, ara transferde 57 milyon euro harcayarak Süper Lig’in en çok harcama yapan ekibi oldu. Aynı zamanda bu rakamla, dünyada ara transferde en yüksek harcama yapan 4. takım oldu. Siyah beyazlıların ligin ikinci yarısında, bu yüksek harcamanın karşılığını ne şekilde alacağı merak konusu.

TRANSFER PLANLAMASI MI POPÜLİZM Mİ?

Normal şartlarda transfer dönemleri, sportif ihtiyaç analizleri ve kulüp finansalları göz önünde bulundurularak oluşturulacak bir planlama doğrultusunda yönetilmesi gereken süreçlerdir. Ülkemizde ise bir planlamadan ziyade taraftar psikolojisinin yönetildiği popülist bir enstrümana dönüşmüş durumda. “Rakip aldıysa biz de almalıyız” refleksi, çoğu zaman uzun vadeli planlamanın önüne geçiyor. Doğru bir transfer planlaması için iyi bir strateji kurmak, ekonomik kaynaklar oluşturmak, bir yandan da UEFA ve TFF’nin harcama limitlerine riayet etmek gerekiyor. Tüm bunların yanında transfer penceresi boyunca sabırlı ve sakin kalmak da önemli. Ülke futbolundaki en kıt kaynağımız ise sabır. Üç sezon üst üste şampiyon olmuş bir kulüp yönetimi bile istenen transferler gerçekleşmeyince acımasız eleştirilere maruz kalıyor. Dijital medya ise birçok günahının yanında, bu konunun da en büyük müsebbiplerinden. Eskiden eleştiri ertesi gün gazetede okunurken, şimdi transfer masası dağılır dağılmaz milyonlarca yorumla dijital medya bir yargı merciine dönüşüyor. Yönetici, teknik heyet ve oyuncu üzerindeki bu sürekli baskı, rasyonel karar alma süreçlerini zorlaştırıyor. Bu ortamda uzun vadeli plan yapmak yerine kısa vadeli huzur satın almak, kulüp yönetimleri için daha cazip hale geliyor. Ancak kısa vadeli huzurun faturası, uzun vadede istikrarsızlıkla ödeniyor.

PLANSIZLIĞIN SOMUT ÖRNEKLERİ

Transferdeki plansızlık rakamlardan daha çok kadro mühendisliğinde ortaya çıkıyor. Son yıllarda orta saha kurgusunu yeniden inşa etmeye çalışan Fenerbahçe örneği dikkat çekici. Özellikle savunma önünde, “6 numara” olarak tanımlanabilecek dinamik, top kazanan, oyunu iki yönlü oynayabilen oyuncu profili için defalarca transfer yapıldı. Farklı dönemlerde farklı maliyetlerle benzer özellikte oyuncular alındı. En nihayetinde kariyerinin son dönemine yaklaşmış, 34 yaşında ve yüksek maliyetli Kante’ye yönelindi. 2,5 yıllık anlaşma kapsamında oyuncuya 14 milyon 400 bin euro imza parası verileceği açıklandı. Buna ek olarak, bu sezonun kalan bölümü için 5 milyon 500 bin euro, 2026-2027 ve 2027-2028 sezonları için ise yıllık 11 milyon euro garanti ücret ödeneceği duyuruldu. Basit bir hesapla toplam paket yaklaşık 42 milyon euroyu buluyor. Aynı pozisyon için son yıllarda defalarca yatırım yapılmışken, bu ölçekte bir maliyet altına girmek, en basit ifadeyle bir “planlama eksikliği”. 

Benzer bir tabloyu Galatasaray’ın sağ bek rotasyonunda da görmek mümkün. 2021 yazında, 1 milyon euro seviyesinde bir bedelle transfer edilen Sacha Boey'in transferi çok büyük ses getirmemiş, hatta oyuncu ilk sezonunda zaman zaman eleştirilere maruz kalmıştı. Ancak sonraki süreçte performansını ciddi şekilde yükseltti ve takımın en değerli oyuncularından biri haline geldi. Üç yıl içinde yaklaşık 30 milyon euroluk bir satış hikayesine dönüştü. Ancak oyuncunun yeri doldurulmaya çalışılırken bu başarı hikayesi tam tersine döndü. Geçtiğimiz yaz Monaco’dan transfer edilen Wilfried Singo ile birlikte Sacha Boey'in yerinin dolması için harcanan meblağ, Sacha Boey'in satışından elde edilen gelirin de üstüne çıktı. Ve bu hikaye ara transferin son gününde Sacha Boey'in Bayern Münih'ten satın alma opsiyonuyla birlikte kiralanarak tekrar takıma katılmasıyla nihayete erdi.
Sürekli revizyon, istikrar değil maliyet üretiyor. Bu örnekler, Türkiye’de transferin çoğu zaman uzun vadeli bir planlamadan ziyade taraftar baskısı ve günü kurtarma refleksiyle şekillendiğini gösteriyor.

EĞLENCE DEĞİL, SONUÇ ODAKLI KÜLTÜR

Ülkemiz futbol izleyicisi, futbola bir eğlence olarak değil sonuç odaklı yaklaşıyor. Stadyumları dolduran on binler, oynanan oyundan keyif alma kaygısı taşımıyor. Maça gidenlerin tek bir arzusu var: Desteklediği takımın mutlak surette kazanması. Oyun estetiği, genç oyuncuların gelişimi, sistem inşası… Bunlar büyük oranda skorun gölgesinde kalıyor. 

Bu kültürün bir sonucu olarak altyapıya yeterli önem verilmiyor, genç oyuncuya tahammül edilmiyor. 18 yaşındaki bir futbolcunun hatası dahi gelişim süreci olarak görülmeyip, genç oyuncular üzerinde kaldıramayacakları bir baskı oluşturuluyor. Böyle bir atmosferde kulüpler, hata yapma ihtimali düşük görünen ama kariyerinin sonuna yaklaşmış oyunculara yöneliyor. Türkiye’nin zaman zaman “yüksek kariyerli yabancıların son durağı” olarak algılanmasının nedeni de bu kısa vadeli güven arayışı.

ZİHNİYET DEĞİŞMEDEN DENKLEM DEĞİŞMEZ

Nüfusu İstanbul’un nüfusuna yakın olan Portekiz ve Hollanda gibi ülkelerin altyapıdan yetiştirdiği futbolcu havuzunun nitelik olarak bizden bu kadar üstün olması hayatın olağan akışına aykırı. 86 milyonluk ve Avrupa’nın en genç nüfuslarından birine sahip bir ülkede altyapıdan sürdürülebilir bir oyuncu üretim modeli kuramıyorsak, mesele yetenek değil vizyondur. Ülke futbolundaki vizyon ise maalesef geleceğe yatırım yapmak değil, günü kurtarmak.

Ülke futbolundaki bu vizyonu ve zihniyetimizi değiştirmediğimiz sürece, her yıl milyonlarca euroyu kısa süreli transfer kahramanlıkları için çöpe atmaya devam edeceğiz. Oysa istikrarlı başarılar için denklem belli: Vitrini süsleyecek yıldızlara değil, elit oyuncu yetiştirecek bir sisteme yatırım yapmaya ve sabretmeye ihtiyacımız var.

patronlardunyasi.com