Kültür-Sanat


Av. Faruk Emre AKI

Türkiye’nin dünyada kendi imkânlarıyla marka yaratmayı başardığı sektörleri sayarken savunma sanayisini, turizmi ve belirli sanayi kollarını ilk sıralara koyarız. Oysa bunların yanında, başarısı yeterince konuşulmayan bir başka alan daha var: Türk dizi sektörü. Bugün yaklaşık 170 ülkede Türk yapımları izleniyor. Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya, Balkanlar’dan Asya’ya kadar milyonlarca insan bizim hikâyelerimizi takip ediyor. Türkçeye, İstanbul’a, ülkemizin kültürüne duyulan merakın artmasında bu yapımların payını görmezden gelemeyiz.

Sektöre ilişkin açıklamalarda, 2008 yılında yaklaşık 10 milyon dolar seviyesinde olduğu tahmin edilen dizi ihracatının 2024’te 500 milyon doların üzerine çıktığı belirtiliyor. Bu olağanüstü büyüme, ülkemizin yalnızca televizyon programı değil; dilini, şehirlerini, yaşam biçimini ve insan hikâyelerini de ihraç ettiğini gösteriyor. Ancak tam burada çarpıcı bir çelişkiyle karşılaşıyoruz: Dünyaya hikâye satmayı başaran Türkiye, o hikâyeleri üreten sektörün kendi iç pazarında ayakta kalmasını sağlamakta zorlanıyor.

TELEVİZYONUN ALTIN ÇAĞINDAN DİJİTAL REKABETE

Binbir Gece, Aşk-ı Memnu, Ezel ve Muhteşem Yüzyıl gibi yapımların ekrana geldiği yılları hatırlayalım. Televizyon, yalnızca evlerimizin değil, reklam ekonomisinin de merkezindeydi. Diziler milyonları aynı saatte ekran başına topluyor; yüksek izlenme oranları reklam geliri yaratıyor; bu gelirler de yeni yapımları finanse ediyordu. Reklamveren bakımından televizyon, geniş kitlelere aynı anda ulaşmanın en etkili yollarından biriydi.

Bugün aynı denge mevcut değil. Deloitte’nin sektör araştırmasına dayandırılan verilere göre televizyonun medya yatırımlarından aldığı pay 2014’te yaklaşık yüzde 58 iken 2024’te yüzde 18,3’e geriledi. Aynı yıl medya yatırımlarının yaklaşık yüzde 74,2’si dijital mecralara yöneldi. Elbette televizyon reklamları ortadan kalkmış değil; ancak artık karşılarında YouTube, Instagram ve sayısız dijital yayın seçeneği var. Üstelik reklamveren, dijital ortamda kime ulaştığını ve kampanyasının sonucunu çok daha ayrıntılı ölçebiliyor.

Dolayısıyla sorun, yalnızca izleyicinin ekran başından kalkması değil. Reklamın dağıtıldığı mecra, ölçüm yöntemleri ve içerik tüketme alışkanlıkları değişti. Biz ise hâlâ büyük ölçüde eski televizyon ekonomisinin üzerine kurulmuş bir üretim düzenini sürdürmeye çalışıyoruz. Gelir modeli dönüşürken gider modelinin aynı kalmasını beklemek, er ya da geç sistemi tıkar.

UZAYAN BÖLÜMLER, AĞIRLAŞAN YAPIM MALİYETLERİ

Bir dönem 90 dakikalık diziler için bile “Her hafta uzun metraj film çekiyoruz” denilerek şikâyet edilirdi. Bugün 130 ila 160 dakikayı bulan bölümlerden söz ediyoruz. Her hafta yaklaşık iki buçuk saatlik hikâye yazılıyor, oyuncular sahnelerini çalışıyor, yönetmen çekimleri bitiriyor, kurgu ve ses ekipleri işi yetiştirmeye çalışıyor. Bütün bunların bir sonraki yayın gününe kadar tamamlanması gerekiyor.

Böylesi bir tempoda yaratıcı hazırlığa, senaryo derinliğine ve oyuncunun rolünü geliştirmesine ne kadar zaman kalıyor? Olağanüstü şartlarda gerçekten başarılı işler üreten senarist, yönetmen, oyuncu ve teknik ekiplerin hakkını teslim etmek gerekir. Fakat bir sektörü insanların sürekli olağanüstü fedakârlık yapmasına dayanarak yönetemezsiniz. Yorgunluk, verimsizlik, tekrar çekimler ve iş kazası riski yalnızca çalışma hayatının değil, doğrudan üretim ekonomisinin de meselesidir.

2025-2026 sezonuna ilişkin sektör analizlerinde bölüm başına ortalama yapım bütçesinin 22,5 milyon TL seviyesine ulaştığı; yeni bir dizinin ilk bölüm maliyetinin ise bazı yapımlarda 40 milyon TL civarına çıkabildiği belirtiliyor. Aynı analizlerde ulusal televizyonlarda yayımlanan dizi sayısının 44’ten 36’ya, yıllık toplam bölüm sayısının ise 860’tan 712’ye gerilediği ifade ediliyor. Yani üretim hacmi daralırken birim maliyet artıyor. Bir tarafta oyuncu ücretleri, dekor, teknik ekipman, ulaşım ve konaklama; diğer tarafta televizyonun küçülen reklam payı var.

Oyuncu ücretlerine ayrıca değinmek isterim. Dünyanın birçok ülkesinde tanınan, bir yapımın satışını kolaylaştıran ve ticari değerini artıran oyuncunun yüksek ücret kazanmasına itirazım yok. Üstelik bunu eşi oyuncu olan biri olarak söylüyorum. Ancak bütçenin ağırlığını birkaç isme ayırıp senaryodan, hazırlıktan, teknik kaliteden ve yeni yeteneklerden tasarruf ediyorsanız, günün sonunda pahalı ama zayıf bir yapım ortaya çıkabilir. Yıldız oyuncu değerlidir; fakat hiçbir yıldız, iyi hikâyenin yerine geçemez.

REYTİNG UĞRUNA SEYİRCİYİ KAYBETMEK

Ekonomik sıkışmanın bir diğer sonucu, reyting yarışının yaratıcılığı giderek daraltması. Geniş kitlelere hitap eden diziler üretmek elbette televizyonun doğasında var. Ancak bu hedef, bütün hikâyeleri aynı ihanet, intikam ve tesadüf kalıplarına mahkûm etmeyi gerektirmiyor. İzleyiciyi küçümseyerek uzun vadede izleyici kazanamazsınız. Risk almayan, birbirine benzeyen yapımlar kısa vadede güvenli görünse de zamanla seyircinin başka mecralara yönelmesini hızlandırabilir.

Kaldı ki televizyon bütünüyle terk edilmiş değil. TİAK verilerine göre Türkiye’de 2025 yılında kişi başına günlük televizyon izleme süresi 3 saat 38 dakikaydı. Demek ki soru artık “İnsanlar televizyon izliyor mu?” sorusu değil. Asıl soru, neyi, ne zaman, hangi ekranda izledikleri ve bu izlenmenin yayıncı ile yapımcı açısından nasıl sürdürülebilir gelire dönüştürüleceği. Seyirci kendi zamanını yönetmek isterken ekonomiyi yalnızca haftalık reyting sonuçlarına bağlamak yeterli değil.

İHRACAT BAŞARISI TEK BAŞINA SEKTÖRÜ KURTARMIYOR

Türkiye’nin yarım milyar doları aşan dizi ihracatından söz etmesi haklı bir gurur kaynağı. Ancak sektörün toplam dış satış hacmiyle her bir yapım şirketinin kârlılığını birbirine karıştırmamak gerekir. Bir dizinin dünyanın farklı ülkelerinde gösterilmesi, bütün yapım maliyetlerinin karşılandığı anlamına gelmez. Dağıtım komisyonları, lisans süreleri, hak sahipliği, tahsilat vadeleri ve gelir paylaşımı, elde kalan tutarı doğrudan etkiler. Önemli olan yalnızca kaç ülkeye satış yaptığımız değil; üretilen değerin ne kadarının Türkiye’de kaldığı ve yeni yapımlara yatırım olarak dönebildiğidir.

Üstelik dizi ekonomisi, çekilen bölümü kanala teslim etmekten çok daha geniş bir haklar dünyasına dönüştü. Uyarlama, yeniden çekim, dijital gösterim, devam yapımları ve markalaşma hakları başlı başına ekonomik değer taşıyor. Bu varlıkları planlı biçimde yöneten sektörler, tek bir yayın dönemine bağımlı kalmadan uzun vadeli gelir yaratabiliyor. Türkiye’nin de yaratıcı başarısını fikrî hakları yöneten güçlü bir ticari yapıyla desteklemesi gerekiyor.

Buradaki ekonomik etkiyi yalnızca yapımcı ve kanalın bilançosuyla da ölçemeyiz. TÜİK’in 2024 Kültür Ekonomisi verilerinde kültürel sektörlerin yaklaşık 188,5 milyar TL katma değer yarattığı ve 957 bin kişiye istihdam sağladığı belirtiliyor. Bu rakamların tamamı dizi sektörüne ait değil; ancak sinema, video, televizyon programı yapımcılığı, ses kaydı ve müzik yayımcılığı alanlarının kültürel katma değer içindeki payı yaklaşık yüzde 13,1. Bir setin çevresinde teknik çalışanlar, dekor atölyeleri, oteller, araç kiralama şirketleri ve çok sayıda yan hizmet bulunuyor. Dünyanın başka bir köşesinde izlediği dizi sayesinde İstanbul’u ziyaret etmek isteyen kişinin yarattığı turizm ve tanıtım değerini de bu hesaba eklemeliyiz.

ÇIKIŞ YOLU: DAHA UZUN DEĞİL, DAHA AKILLI ÜRETİM

Bana kalırsa yapılması gereken, geçici tasarruf tedbirlerinden daha kapsamlı bir dönüşüm. Öncelikle bölüm süreleri ve sezon planlaması yeniden ele alınmalı. Her hikâye 150 dakika sürmek, her dizi 30-40 bölüm devam etmek zorunda değil. 45-60 dakikalık, 8-12 bölümlük, başı ve sonu önceden tasarlanmış yapımların da ticari karşılığı olabilir. Bu model yalnızca dijital platformlara bırakılmamalı; televizyon kanalları da farklı yayın ve bütçe biçimlerini sınamalı.

İkinci olarak, oyuncu merkezli değil hikâye merkezli üretim anlayışı güçlendirilmeli. İyi senaryo, doğru oyuncu seçimi ve nitelikli yönetmenlikle daha makul bütçeli, uluslararası karşılık bulabilecek işler üretmek mümkün. Üçüncü olarak, yayıncı ile yapımcı arasındaki sözleşmeler; maliyet paylaşımı, fikrî haklar ve dış satış gelirleri bakımından daha öngörülebilir hâle getirilmeli. Milyonlarca liralık yatırımın birkaç haftalık reyting sonucuna bağlı olarak bir anda değersizleştiği ortamda sağlıklı planlama yapılamaz.

Dijital platformlar, kısa formatlar, dikey diziler ve mobil içerikler de küçümsenecek rakipler değil; doğru kurulduğunda yeni gelir kanalları olabilir. Bununla birlikte çalışma saatleri, set güvenliği ve çalışanların sosyal hakları da aynı dönüşümün merkezinde yer almalı. Bir sektörün verimliliği, çalışanlarını ne kadar uzun süre çalıştırdığıyla değil, onların yeteneklerinden ne kadar iyi yararlandığıyla ölçülür.

Türkiye’nin yetişmiş insan gücü, uluslararası dağıtım tecrübesi ve dünyada karşılık bulan hikâyeleri var. Bunları kaybetmek, yalnızca birkaç şirketin değil, ülkenin kültürel ve ekonomik birikiminin zarar görmesi demek. Asıl tehlike geçici ekonomik sıkıntı değil, değişen dünyaya rağmen aynı modelde ısrar etmek. Türk dizi sektörü bugüne kadar dünyaya hikâye satmayı başardı. Şimdi kendi geleceğini kurtaracak yeni bir hikâye yazmak zorunda.

patronlardunyasi.com