Yelde İPEKLİ
“Güneş altındaki her şey, dans ile anlatılabilir.”
Tam adıyla Béjart Ballet Lausanne (BBL), geçtiğimiz günlerde Zorlu PSM’de üç gün boyunca izleyiciyi bir masalın içinde yaşattı. Öncelikle, Béjart’ın benim için anlamını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Béjart ile tanışmam, 1988’e dayanır. On sekiz yaşındayım, öğrenciyim ve yazın İstanbul Festivali’nde bilet karşılığında çalışıyorum ama ne çalışmak! Dünya yıldızlarını, sanatların zirvesinde dinleyip, izleyebilmek, onlarla yan yana olmak, kulislerinden geçmek bambaşka bir heyecandı. 90’lı yıllarda çeşitlenecek olan İstanbul Festivali, Nejat Eczacıbaşı ve Aydın Gür’ün engin vizyonuyla bilmediğimiz bir dünyaya pencere açardı. Her ikisini de rahmetle anıyorum. İşte o tarihlerde İSTANBUL FESTİVALİ olarak çalıştığımız o organizasyon bugün IKSV-İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın da temellerini oluşturmuştur.
İşte o yıl, AKM’de Béjart Balesi var. Ankara’da yetişen çoğu kız çocuğu gibi ben de 6-7 yaşlarımda Sait Sökmen ve Tenasüp Onat’ın kurucuları olduğu Kuğu Bale Okulu’ndan geçmiş biri olarak - sanırım bale tarihinin en yeteneksiz çabalayanlarındandım - “bari iyi bir bale izleyicisi olayım” kararındaydım. Hal böyle olunca, Béjart Balesi’ni elbette kaçırmamalıydım ancak dev bir kadroyla gelmişler, kocaman kuliste bir sürü ayak işi var ve ben de görevli olarak sahne arkasında çakılıp kalmış, baleyi izleyememiştim. Yıllar sonra Zürih’te Bolero’yu, tüm bu anılarla gözlerim dolarak izlemiştim. Evet, Ravel’ın Bolerosu başlı başına hipnotik gücü olan bir şaheserdir ama Béjart’ın koreografisiyle vücut bulduğunda, bende kelimelerle tarifi zor, derin duygu ve renkler keşfetmeme sebep olmuştur.

BEJART BALLERT LAUSANNE VE MAURICE BEJART
BBL, Maurice Béjart tarafından 1987’de kurulduğunda, ‘sahne sanatlarını’ sadece koreografi, kostüm ve sahne dinamikleri açısından değil, felsefi yaklaşım ve postmodern bakış açısıyla da büyük ölçüde etkileyeceği az çok tahmin edilebilirdi. Çünkü; “güneş altında ki her şey dansla anlatılabilir.” diyen Maurice Béjart, daha önce Belçika ve İran’da yaptığı çalışmalarla, çoktan farkını ortaya koymuştu. 1960’larda, Tahran’daki Roudaki Salonu'nda dans ederek hem bölgenin kadim kültüründen etkilenmiş hem de İran’ın bale tarihinde iz bırakmıştır. Dahası, İran Kraliçesi Farah Diba Pehlevi için “Farah” adıyla bir eser de hazırlamıştır. Mısırlı diva Ümmü Gülsüm’den esinlenerek kurguladığı eseri, o dönem çok eleştirilmiş olsa da ben bölgenin felsefesini dansla dile getirdiğine inanıyorum.

SANATIN FELSEFİ TEMELLERİ
O, sıradan bir koreograf olmanın ötesine geçen, ritmin, uyumun, dansın felsefesini postmodern ifadeyle bize aktaran bir sihirbazdır. Béjart'ın klasik eserleri ele almasının yanında, doğu klasiklerine getirdiği yorumlar, masalsı ve kadim uygarlıkların sahnelenmiş halidir.
Maurice Béjart’ın sanatı olduğu hali ile de fark yaratarak yorumlama tutkusundaki en büyük etkinin sanayici, filozof ve fütürist bir politikacı olan babasından kaynaklandığı biliniyor. Babası Gaston Berger; Senegal doğumlu Fransız bir felsefeci. "Filozof, bazen çağdaşı bilinci ifade edebilir, o durumda kendisi en büyük değildir. Yarın gelecek olanı haber verdiği zaman, veya bugünkü durumda değişiklik yaptığı zaman en büyük olacaktır." diyerek fütürizme de vurgu yapan bir bakış açısına sahip. Bu bakış açısı, oğlunun hayatı boyunca fark yaratmak, iz bırakmak adına adımlarını atmasına sebep olmuş.
.jpg)
Maurice Béjart, tasavvuftan çok etkilenerek 1973 yılında İslamiyeti seçmiş ve 2007 yılındaki ölümünden kısa süre önce de, Mevlana’nın 800. anma yılı etkinlikleri kapsamında, Kudsi Ergüner’in icrasıyla sahnelenen Rumi adlı eseri İstanbul izleyicisi ile buluşturmuştu.
Zorlu PSM de ki son gösteri serisine; Oskar, Firebird, Bolero sergilendi.
OSKAR REPEL - RİVA DÜNYA PRÖMİYERİ
İzlediğim temsilde, üç eserin ikisi Béjart’a aitti. Üçüncüsü ise, ‘dansın şairleri’ olarak anılan (Simone) Repel ve (Sasha) Riva ikilisinin, edebiyat ve klasik müzikten esinlenerek tasarladıkları Oskar adlı son eserleriydi. Eserin dünya prömiyeri turnesi kapsamında İstanbul’da da ilk kez sahnelendiğini izleyicilerin kaçının bildiğinden emin değilim. Belki ilk gün telaşıyla programa dair bilgiler içeren bir broşür yetişememiş olabilir, bu bilgilere ben de yurtdışı kaynaklardan eriştim.
Kostüm ve imgesel derinlik açısından etkileyici bir eser olarak yorumlayabilirim.
Oskar’ın sahnesinde, palyaço teması ve dramatik geçişler öne çıkıyor. Başlangıçta Brahms’ın Macar Dansları ile açılıp, bitişte Leoncavallo’nun Pagliacci operasından “Vesti la Giubba” aryası ile noktalanan performans, kimi izleyiciye duygusal ve teatral bir yoğunluk sunarken, bazı anlarda fazla abartılı, hatta klişe bulunabiliyor. Özellikle müzik seçimiyle yaratılan atmosferin, sahnedeki imgelem ve kostüm tasarımıyla birleşerek, dansçıların karakterini ve duygusunu öne çıkardığını gözlemledim. Ancak, eserin bazı bölümlerindeki müzikal tercihlerin anlamını bulmakta zorlandım; örneğin Brahms’ın Macar Dansları bana fazla belirsiz geldi, Pagliacci aryası ise fazlasıyla dramatikti. Yine de, Oskar’ın bütününde palyaço figürünün içsel çatışmasını ve insanın maskeleriyle yüzleşmesini dans yoluyla anlatması, eseri izlenmeye değer kılıyor.
#video_9729673#
Ateş Kuşu ve Bolero ise Béjart’ın altın imzalarıydı.
Firebird, Rus folklorunda önemli bir yeri olan Ateş Kuşu (Zhar-ptitsa) efsanesinin sahnedeki en ihtişamlı haliydi. Béjart büyüsünü iliklerimize kadar hissettik, Igor Stravinsky’nin devrimci müziğiyle birleşen, dansçıların saç tellerine kadar sinen uyum, bu eserin bale tarihinin vazgeçilmezlerinden olmasını bir kez daha kanıtladı. Ateş Kuşu ile Anka Kuşu aynı şey değildir, bu ayrımı sahnede net olarak gözlemledik.
Ve pek tabii ki…
Bolero; Maurice Ravel’in on beş dakikalık baş yapıtı, klasik müziğin mihenk taşlarından biri, başlı başına bir yazı konusudur benim için. Ama Béjart’ın koreografisiyle ritmin, hikâyenin ve başka bir dünyanın geçiş yolu gibi izleyenleri her seyredişte baş döndürmeye devam ediyor. Balerinin doğallığı ve hareketlerinin akışkanlığında gizli olağanüstü zenginliğe, soluksuz bir tekrardan ibaret olan figürlerin içinde saklı sınırsız çeşitliliğe şahit olan hiçbirimizin, o on beş dakikada gördüklerine doyamadığına çok eminim. Her ne kadar hikâye ve anlatı bir yana, aslında başka bir dünyaya da geçmiyoruz; Bolero’nun sahnedeki etkisi, dansın saf ritmi ve insan bedeninin sınırlarını zorlayan hareketlerin yarattığı baş döndürücü atmosferden kaynaklanıyor. Her izleyişte yeni bir katman keşfetmek mümkün, ve bu yüzden Béjart’ın Bolero’su, daima izleyicinin hafızasında yer ediyor.
ZORLU PSM VE FİYAT POLİTİKASI

Zorlu PSM’yi, yıllık programı açısından çok beğeniyor, takdir ediyorum. Ancak ne yalan söyleyeyim, uyguladığı bilet fiyat politikası açısından daha ciddi, tutarlı bir strateji izlemesi gerektiğini düşünüyorum. Temsilden bir gün önce yapılan ‘Bir alana bir bedava bilet’ kampanyası, biletini haftalar öncesinden ve tam fiyattan satın alan sadık izleyiciyi küstürür. Sanatın yaygınlaşması için yapılan tüm çalışmaları desteklerim ancak bu tip uygulamalar Zorlu PSM marka değerini düşürmeyecek şekilde planlanmalı.
İyi ki sanat var diyelim…
Bana yazın!
patronlardunyasi.com