Galatasaray Lisesi geleneksel pilav gününde iş insanları İnan Kıraç'a vefa, Ahmet Yüce'ye ise takdir vardı
Galatasaray Lisesi Müdürü Prof.Dr. Mustafa Reşat Dabak'ın konuşması bana Galatasaray'ın 500 yıllık kültürünü hatırlattı. Ahmet Yüce'nin bitmeyen aidiyeti, İnan Kıraç'ın kurumsal mirası ve Galatasaray Eğitim Vakfı eski Genel Müdürü Begüm Hesapcıoğlu'nun görünmeyen emeği aynı hikayede buluştu.

Toygun ATİLLA
Yüce Auto Skoda Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Yüce, bu yıl Galatasaray Lisesi'nden mezun oluşunun 50'nci yılı dolayısı ile plaket alacaktı. Galatasaray Lisesi'nin geleneksel pilav gününde yapılacak törene beni de davet etti.
İyi ki de gitmişim. Sadece bir ağabeyin, dostun mutlu gününde bulunmanın ötesinde Galatasaray Lisesi'nin kökleri ile ilgili de önemli bir deneyim oldu benim için.
Hemen hemen hepiniz Ahmet Yüce'yi yardımseverliği ve çalışanlarına verdiği ikramiyelerle tanıyorsunuz ama ben bugün size onun belki de tüm bunlar kadar güçlü başka bir hikayesini, Galatasaraylılığını ve mektepliliğini anlatmak istiyorum.
İlginçtir, Ahmet Yüce’den kulüp içinde olan tartışmalarda, sevmediği, hoşlanmadığı insanlar hakkında bile tek kötü bir cümle duymadım. X bir kişi hakkında "olumsuz" düşündüğünü bilsem ve gazetecilik yapmaya çalışarak onun hakkında bir şeyler sorsam bile, "Benim onu sevmediğim gibi bir şey söz konusu değil. Ben sadece Galatasaray'ı çok seviyorum" der...
Bu yanıtı bile Ahmet Yüce hakkında size bir fikir vermiştir diye düşünüyorum.
Gelelim düne...
Tevfik Fikret Salonu'ndaki tören ilk olarak Galatasaray Lisesi Müdürü Prof.Dr. Mustafa Reşat Dabak'ın konuşması ile başladı. Mustafa Reşat Dabak konuşmasının sonunda üç isme özel olarak teşekkür etti.
Yıllarca Galatasaray Eğitim Vakfı'nda Genel Müdür olarak görev yapan Begüm Hesapcıoğlu'na, her ay kendisini arayarak, "Oğlum hiç bir şeye ihtiyacın yok mu, bir şeyler istesene" diye sitem eden Ahmet Yüce'ye ve en büyük teşekkürü de Galatasaray Eğitim Vakfı'nın kuruluşunda tarihsel bir rol oynayan İnan Kıraç'a...
Bu üç teşekkür de, görünmeyen bir emeği, yaşayan aidiyeti ve kurucu hafızayı anlatıyordu, yani Galatasaray'ın ana damarıydı.
Düşünsenize, çalışanların "İşçi Babası" Ahmet Yüce, Galatasaray Lisesi'nde okulu ile bağı bitmemiş biriydi.
“Ahmet abi her ay beni arayıp fırçalıyor. Oğlum hiçbir şey istemiyorsun, bir şeyler istesene diyor.”

Bu cümle bana göre pilav gününün en samimi cümlesiydi. İçinde gösteriş, protokol dili yoktu. Soğuk bir bağışçı-teşekkür ilişkisi hiç yoktu.
Bir abi, bir okul, bir de yıllar geçse de kopmayan aidiyet duygusu vardı.
Okul müdürü Dabak’ın konuşmasındaki asıl derinlik, Ahmet Yüce’ye teşekkür ederken İnan Kıraç’a ayrıca ve özel bir parantez açmasındaydı.
Bugün Galatasaray Eğitim Vakfı denildiğinde İnan Kıraç’ın adını ayrı bir yere koymak gerekir. Neden derseniz, bazı insanlar sadece bağış yapmaz, destek olmaz, törenlere katılmaz, bir kurumun geleceğini şekillendiren taşları yerine koyar.
İnan Kıraç da, Galatasaray Lisesi’nin bugünkü kurumsal yapısında tam da böyle bir isim... Bir dönemin en popüler Galatasaray buluşmalarında, pilav günlerinde, camia toplantılarında en çok aranan, en çok etrafında toplanılan isimlerinden biriydi.
Sadece iş dünyasındaki gücüyle değil… Galatasaray’a sahip çıkma biçimiyle… Kurum hafızasına verdiği önemle… Vakfın oluşumuna ve okulun geleceğine koyduğu iradeyle…
O yüzden dün duyduğum teşekkürler çok manalıydı... Bu teşekkür aslında bir kişiye değil, bir kuşağa da edilmişti. Galatasaray’ı yalnızca anılarıyla seven değil, yarınları için de sorumluluk alan kuşağa…
Ahmet Yüce bugün okulu arayıp “Ne ihtiyacınız var?” diye soruyorsa, İnan Kıraç o sorunun sorulabileceği kurumsal zemini kuran isimlerden biridir.
Biri kuranlardan…Diğeri yaşatanlardan… Begüm Hanım gibi isimler ise o yapının günlük emeğini taşıyanlardan…

Galatasaray’ın sırrı belki de tam burada. Bu okul yalnızca başarılarıyla yaşamıyor. Koro birincilikleriyle… Kız ragbi takımının Türkiye şampiyonluğuyla…Satranç dereceleriyle…Tiyatro gösterileriyle…Tony Parker’ın okula gelecek olmasıyla…
Bunların hepsi çok kıymetli.
Ama Galatasaray’ı Galatasaray yapan şey, bunların arkasındaki görünmeyen dayanışma ağı.
Üniversitesiyle…
Kulübüyle…
Derneğiyle…
Eğitim Vakfı’yla…
Yardımlaşma Vakfı’yla…
İş insanlarıyla…
Bence daha da en önemlisi, mezun olduktan sonra da okuluna “Benim meselem” diye bakan insanlarıyla…Türkiye’de kurumların en büyük sorunu süreklilik.
Bir kişi gider, yapı çöker. Bir yönetim değişir, hafıza silinir. Bir kuşak çekilir, bağ kopar.
Galatasaray’ın farkı ise burada ortaya çıkıyor. Kuşaklar değişiyor ama aidiyet duygusu devam ediyor.
Bir kuşak vakıf kuruyor.
Bir kuşak okulu destekliyor.
Bir kuşak öğrenciye burs veriyor.
Bir kuşak tiyatrosuna, sporuna, binasına, kültürüne sahip çıkıyor.
Bütün bunlar birleşince ortaya sadece bir okul değil, yaşayan bir kurum çıkıyor.
Bu yüzden Galatasaray Lisesi’nin pilav gününde verilen o plaket bana göre Ahmet Yüce’ye verilmiş bir plaket olmaktan daha büyüktü.
O plaket, okuluna borcunu hiç unutmayanlara verilmişti.
O plaket, “Ben bu okuldan ne aldım?” sorusundan çok “Ben bu okula ne verebilirim?” diye düşünenlere verilmişti. O plaket, Galatasaray’ın asırlık aidiyet kültürüne verilmişti.
O plaket bana bugün Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu şeyi hatırlattı.
Kurumlarına sahip çıkan insanları. Çünkü kurumlar yalnızca binalarla yaşamaz. Kurumlar, kendinden sonra gelenlere omuz veren insanlarla yaşar. Galatasaray Tevfik Fikret Salonu'nda dün alkışlanan şey de bence tam olarak buydu.
patronlardunyasi.com















