Bebek Otel ve ClubHouse yazılarına yapılan eleştiriler beni Truman Capote’a götürdü
Bu pazar yazısının ilham kaynağı geçenlerde bana bir ağabey nasihatı veren Ertuğrul Özkök'tür. Onun uyarılarını düşünürken hafızamda Truman Capote canlandı, sonrasında bu yazı ortaya çıktı.

Toygun ATİLLA
Truman Capote'nun hayatı, yaşadıkları, öyküsü bana hep ilginç gelmiştir. Onun hikayesini bir edebiyat yıldızı gibi değil de bir uyarı metni gibi okurum. Capote'un hikayesi bana "yazının gücü" kadar "yazının bedelini" de anlatır.
Ertuğrul Özkök de benim için bazı yönleri ile benzer bir karakterdir. Hem "yazının gücünü" hem de "yazının bedelini" yaşamıştır o da...
Onun için böylesine bir isimden gelen "uyarı" kıymetlidir. Tıpkı, Capote'nın düştüğü yerleri bilerek yürümek gibi...
Truman Capote, 1959'da Kansas'ın Holcomb kasabasında işlenen Clutter ailesi cinayetini merkezine alarak "non fiction novel" dediği şeye girişti: In Cold Blood...

Bu sadece gerçek bir olayın gazetecilik diliyle anlatılması değildi. Aynı zamanda gerçeğin edebiyatın ritmine zarar vermeden nasıl taşınabileceğine dair de bir iddiaydı.
Kitap daha çıkmadan önce, 25 Eylül 1965'te The New Yorker'da dört bölümlük seri olarak yayınlanmaya başladı ve sansasyon oldu. 17 Ocak 1966'da da kitap olarak basıldı.

Kitap yayınlandığında, Truman Capote, okuru istemeden de olsa tanığa çevirmişti.
Bu yüzden de eleştirildi. "Bu kadar yakına gidilir mi ?" "Yazar ile kaynak arasındaki mesafe kayboldu mu ?" Bu eleştiriler, Capote'un hayatı boyunca peşini bırakmadı.

Ben Capote'un bu perdesini severim.
Çünkü,
Capote burada gücün içinde değil, gerçeğin içinde durur.
In Cold Blood'un getirdiği şöhret, Capote'u New York'un salonlarına taşıdı.

28 Kasım 1966...
Plaza Hotel'de düzenlediği Black and White Ball, bu yükselişin zirvesi, simgesiydi artık...
Bu bir maskeli baloydu. Siyah beyaz kıyafet kuralıyla, olağanüstü titizlikle seçilmiş davetli listesiyle.

Capote o gece artık "gözlemci" değil ev sahibiydi.
Capote'nin hayatını incelerken o geceyi hep bir kırılma anı olarak görürüm.

Bir yazar, yazdığı dünyanın ev sahibi olmaya başladığında yazının artık bir risk üretmeye başladığını düşünürüm.
Olan şudur, yakınlık, gözlemi besler, alkışlar ise mesafeyi eritir...

Capote'un Black and White Ball'u bu yüzden sadece bir "parti" değildir. Bu, yazarın bir zamanlar masanın etrafında dolaşırken o gün masaya doğru çekildiği andır.
Benim için o gün, Capote'un kendi mitini kurduğu, bir taraftan da o mitin içine sıkıştığı andır.
Hepimiz kendi hayatımızın tiyatro sahnesindeysek eğer Capote'un hayatındaki bu perdeyi de önemserim. Çünkü bu perde, parlaklık kadar tehlikeyi de bana gösterir.
Capote'un hayat perdesinin en sert olanı ise bence "Answered Prayers" projesinin ortaya çıktığı gündür.

Bu proje, "yüksek sosyetenin" iç dünyasını romanlaştıran, "şifreli roman" tadında ince ince gizlenmiş gerçekleri taşıyan bir büyük eser iddiasındaydı.
Ama,
Capote, hırsına yenik düşmüştü. Bu kez Capote'un "gözlemci" yanı değil "hırsı" "egosu" ve "deşifre" hissi ağır basmıştı.
1975'te Esquire'da yayımlanan bölüm, Capote'un "swans" dediği çevrede büyük bir skandal yarattı.
Bu yayınlanan parçalar, Capote'u sosyal bir paryaya çevirdi, uyuşturucu ve alkol sorunları ağırlaştı.
Üstelik de Answered Prayers Capote'un ölümünden sonra ancak yayınlanabildi.

In Cold Blood ile gelen tanıklığın ve şöhretin zirvesi, Black and White Ball partisi ile alkışın mesafeyi zorladığı eşiği geçen Capote, Answered Prayers ile yakınlığın ve yazının bedelini ödüyordu.
Capote'yi bu yüzden "sadece sevilecek" biri gibi değil "okunacak ve ders çıkarılacak" biri gibi görürüm.
Bebek Otel ve ClubHouse yazılarımdan sonra gelen eleştiriler bir süre zihnimde dolaştı. Kimi başlıkları, kimi yazıları "sert" buldu. Kimileri haklı, kimileri haksız, bazıları ise düşündürücüydü.
Bu eleştirilerden bir kısmının bana ulaşmasında Ertuğrul Özkök ile yaptığım konuşmanın da özel bir yeri var.
Onun görüşlerini önemserim.
Çünkü,
Ertuğrul Özkök'ün itirazları genellikle savunma istemez, yerini hatırlatır.
O gün Ertuğrul Özkök ile yaptığımız telefon görüşmesinden sonra Capote aklıma geldi.
Capote'un hikayesi aslında benim de her gün Patronlar Dünyası mecrasında yürüdüğüm bir hattı işaret ediyordu.
Düşündüklerim sadece Özkök'ün bana "uyarı" babında yaptığı abice eleştiriler değildi. Capote'un tüm hayat perdesi önümden akıp giderken bir yandan da kendi hayat perdemi gözden geçiriyordum.
Tüm bu eleştiri hattının dışında başka bir hat kurdum. Cümleler o an ağzımdan döküldü: "İş dünyasına yakın olabilirsin. Ama yazıların, aidiyet kokmaya başladığı an değer kaybedersin"
Belki de, bugün Patronlar Dünyası mecrasının bu kadar beğeni ile takip edilmesinin sebeplerinden biri budur dedim kendi kendime.
Bir o kadar yakın ama bir o kadar mesafeli. Bizi belki benzer mecralardan ayıran bu gerçekti.
Patronlar Dünyası, iş dünyasına yakındır.
Çünkü,
Haberin kaynağı oradadır.
Ancak,
Patronlar Dünyası o dünyaya ait değildir.
Çünkü,
Gazeteciliğin ve yazının haysiyeti buradadır.
Aslında yaşadığımız deneyimler ilkelerimizi de ortaya çıkartıyor.
İtham değil, tanıklık kuran, kimi zaman konforu kimi zaman da çelişkiyi ortaya koyan bir dengeyi, alkışla değil de mesafe ile ayakta kalmayı becerebilen bir mecra yaratma idealini...
Farkındayım,
Bazen dilim sertleşebiliyor. Kendi kendime bunun sorgusunu da yaparım. Yıllarca polis muhabirliği yapmış olmanın refleksinin bunda etkisi var mı ? diye...
Mutlaka vardır.
Ancak polis muhabirliği, bazı ayrıntılar kaçırıldığında kaybolanın üslup değil gerçeğin ta kendisi olduğunu da öğretir.
Capote'un hikayesinden elbette herkes kendine göre anlamlar çıkartır. Bana ise, yazının gücünün kime ait olduğundan değil neye ne kadar mesafe koyabildiğinden doğduğunu anlatıyor.
Biliyorum, bu mesafeyi korumak zor. Yazı da işte tam bu zorluk yüzünden anlamlı.
Ve her gün yeni bir güne kendime şunları söyleyerek başlıyorum:
"Yakınlık gözlemi besler, aidiyet ise yazıyı zayıflatır"
"Bir yazar, yazdığı dünyanın ev sahibi olmaya başladığında ise artık o dünyayı eskisi gibi yazamaz"
patronlardunyasi.com















